Takip Et

Kültür-Sanat

Yazarlar ve yapıtlar sergisi…

“Ezilenlerin; özel mülkiyet sistemini temsil eden ve onun izini taşıyan her tür tahakkümden özgürleşmesini savunma içtenliği ve yaşam pratiğine sahip ve alnı hep terli duran bir devrimcinin dokunduğu her yerde bu hayalinin can bulabildiği hissiydi. Oruçoğlu’nun yaptığı da buydu herhalde. Ürettiği her ne varsa, onları ezilenlerin geleceğe çarpıp geri dönen iç çekişlerinin uyarılmasıyla yapıyor ve ürettiği her ne varise onları da bu iç çekenleri uyandırmaya cümleleştiriyor ve resmediyordu.”

Muzaffer Oruçoğlu’nun resimlerini bir arada ilk kez, dört yâda beş yıl önce Şirinevler Yunus Emre Kültür Merkezindeki sergisinde görebilmiştim. O zaman, sergide ayrıldığımda kendi kendime: “evet değişik bir tarz. Yeni ve kendine özgü bir stil kullanıyor, ressam Muzaffer Oruçoğlu” diye mırıldanmıştım. 

Muzaffer Oruçoğlu’nu çoğu kimse gibi ben de Türkiye’de; sınırlarını kendi devrimci düşünceleri ve pratikleriyle kendileri tarafından tanımlamış politik bir hareketin kurucularından biri olarak biliyordum çünkü. Politik yazıları, romanları, makaleleri ve şiirleri olan çok yönlü bir devrimciydi.  “Ressam Muzaffer Oruçoğlu” vurgusu ise, onun bu niteliklerine yeni bir nitelik eklediğini idrak edişimin kabulüydü. Çok güçlü bir hisle uyarılmıştım sanki. Ezilenlerin; özel mülkiyet sistemini temsil eden ve onun izini taşıyan her tür tahakkümden özgürleşmesini savunma içtenliği ve yaşam pratiğine sahip ve alnı hep terli duran bir devrimcinin dokunduğu her yerde bu hayalinin can bulabildiği hissiydi. Oruçoğlu’nun yaptığı da buydu herhalde. Ürettiği her ne varsa, onları ezilenlerin geleceğe çarpıp geri dönen iç çekişlerinin uyarılmasıyla yapıyor ve ürettiği her ne varise onları da bu iç çekenleri uyandırmaya cümleleştiriyor ve resmediyordu. Daha da önemlisi bütün bunları sahip olduğu dünya görüşünün gereği doğal bir görev olarak büyük bir sorumluluk ve ciddiyetle yapıyordu. Ancak ilk kez izleyebildiğim bu sergide resimlerinin bir tanesinin bile içine girip gezinti yapabilecek “resimden anlayan” asgari bir yetiden yoksundum o aşamada.  Yürütebildiğim tek fikir, bilinebilmiş evrende özne olan insanın ürettiği etkinliğin bütün diyalektik karşıtlığıyla Oruçoğlu’nun fırçasında yeni baştan ve fakat sonuçlarıyla kalıcılaştırılmış bir kanıta dönüştürüldüğüydü. Hatta çıka çıka böyle bir sonucu çıkarmış olmamın onun resimlerinin içeriğiyle örtüşüp örtüşmediğinden bile emin değildim.

Nihayet dün, (5 Ekim 19) yeni bir sergisine girme imkânı buldum. Kadıköy Barış Manço Kültür Evinde “yazarlar ve yapıtlar” başlığı altında düzenlenen serginin kapısından içeri girer girmez, tuale aktarılmış her rengin kendi kimliksel özgürlüğüyle var olurken birbirleriyle kıyasıya bir mücadele içinde yakaladıkları etkileyici birlik beni hızla kendi içine çekmeye başladı. “Hapsolduğumuz çerçeveye aldırma içimizdeki sonsuzluğa, saklanmış gerçeğe ve bastırılmış çığlıkları duymaya gel” der gibiydiler. Konuşan bir tarih mekânına düştüğümü söylemek abartı olmaz. Zira resimler içerdikleri temayla karşısına geçenlerin yorum yapmasına fırsat vermeden kendi diliyle kendi tercümesini yapıyor ve tüm eserler sanki Oruçoğlu’nun evrensel bir evreye geçtiğinin haberini veriyordu.

57 tablodan oluşan serginin benim Rasim’e ilgimi ortaya çıkarmakla kalmayıp duygularımla mantığımı meydan muharebesinde birbirine tutuşmuş iki ordu gibi çarpıştıran iki tablodan söz etmeliyim. ( Ama bu “ayrım” bir kusur barındırırsa eğer, önce bu filozofça emeğin sahibi Oruçoğlu, sonrada resim eleştirisi ve kritiğinde bu yaratıcılığın hakkını verenler bu densizliğimden dolayı beni hoş görsün)  Bu tabloların ilki “Maria Suphi ve Derya Kuşları”, ikincisi de “Bereketli Topraklar Üzerinde” kimlik bilgisiyle sergilenen resimlerdir.  “Maria Suphi ve Derya Kuşları” tablosunun karşısına geçmekle onun beni kendi içine, fırça darbelerinin tanımladığı tarihi gerçekliğinin zaman dilimine vantuzlaması nerdeyse aynı anda oldu. Belki de Maria Suphi ve on beşlerin öyküsünü bilmiş olmaktan hissedildi bu duygu, bilemiyorum. “Bereketli Topraklar Üzerinde”yi uzun uzun inceledikten sonra “Maria Suphi…” tablosuyla yüz yüze gelmek;  gördüğü bir düşün etkisiyle dalgın dalgın yürümekte olan bir firarinin, ansızın karşısına çıkan zabıta tarafından tutsak edilirken yaşadığı duyguyla aynıydı: resmin karşısında “bir gelinin döktüğü kanlı yaşları” içimde hissetim ve “tuz içinde sızlayan yaraları”nı öptüm. Hafızamda güncellenmiş bilgiyle, Maria Suphi’yi , “bereketli topraklar üzerinde”ki renk cümbüşü içinde “cehennem azabı” derekesindeki acılarla nasıl bu kadar zaman saklanabildiğine göksel bir öfke duydum. Sosyal çelişkinin bu kadar keskin, zalimin ve mazlumun birbiri karşısındaki etkin ve edilgenliğiyle bu kadar çıplak olduğu bu topraklarda gök kubbenin nasıl oluyor da hala maviliğini koruduğuna akıl erdirmeye çalıştım… İçimin kaynaması yatışınca düşünebildim;  kim bilir dedim kendi kendime, belki de ezilenlerin bilincindeki tarih puzzlesinde unutulmuş bir parça vardır. Bu parça da Muzo’nun fırça darbeleriyle tamamlanan  “Maria Suphi ve Derya Kuşları” değilse eğer, “Bereketli Topraklar Üzerinde” yaşamı üretip duranların kan revan içindeki yaşam öykülerini, kendi sosyal konumlarıyla ilişkili olduğunu ve değiştirilebileceğini bundan başka daha nasıl bir tanık bulunabilir.

Ben ise zaten aldığım dersi aldım. “Maria Suphi ve Derya Kuşları”  resmi ile duygularımın yediği şiddetli kamçıdan hissettiğim acının sınıf öfkeme çarpan etkisi ili ayrıldım sergiden.

Muzaffer Oruçoğlu’nun resim sergisini gezin diyemem. Yapabiliyorsanız o resimlerin içine girin. Tualin derinliklerine yol alın, fırçanın işaretlediği tarihi anı yakalayana kadar. Bunu başarmanız durumunda, ‘dönüşünüzün’ tablolarla karşı karşıya geldiğiniz andaki düşünce ve duygu bütünlüğünüzün o anki bütünlüğünden bambaşka halde olacağına da hazırlıklı olarak…

Daha çok sarsmak ve uyku kaçırmak için daha çok yaşayasın Oruçoğlu.

M. Ali Eser

Günün Haberleri

Kültür-Sanat konulu diğer haberler