Takip Et

Makale

Taksim-Bakırköy diyalektiği açısından işçi sınıfı, 1 Mayıs ve gerçeklik sorunu

“Gerçeklik sorununu her sınıf kendi felsefi-ideolojik bakış açısından tanımlar. Bu yüzden diyebiliriz ki, her sınıfın gerçekliği kendine özgüdür. Platon’un gerçeklik algısı ile Aristoteles’inki aynı değildir. Keza Hegel ile Marx’ın gerçeklikten anladıkları da farklıdır. Emekçiler için gerçeklik, işçi sınıfının kendisidir. Bir Mayıs bağlamında ise gerçeklik, sokakları zapt etme duygu ve düşüncesiyle mobilize olan, alanlara akan kitlelerdir”

İstanbul ve çevresi için Bir Mayıs gösterileri, bir kez daha Taksim-Bakırköy gerilimi ve tartışmaları arasında Bakırköy Halk Pazarı’nda gerçekleştirildi (Bir Mayıs 2019). Son beş altı yılın en kitlesel katılımı gerçekleşti denilebilir. Nitelik bakımından da “sınıf” vurgulu bir yürüyüş ve miting sergilendi. Karşıtlıklar, emek-sermaye çatışması, teknolojik uygulamalar ve sosyal gerçeklikler karşı karşıya gelirken, yaşamın yaratıcıları olan işçi sınıfı dost ve düşman olgusunu bir kez daha yakından görme imkanı buldu. Bu metinde “gerçeklik ve işçi sınıfı” bağlamında izlenimlerimin bir kısmını yansıtmak istiyorum.

Sınıf olgusu parçalı gerçekliği aşan ender olgulardan birisidir, evrenseldir. Dolayısıyla Bakırköy’ü Taksim’den; her iki mekanı Köln’den, Paris’ten; tümünü Havana ya da Pekin veya Moskova’dan ayırmak doğru olmaz. Ankara, Mersin, Diyarbakır da bu gerçekliğin uzanımını oluşturur. Zira bu merkezler arasında ontolojik ayrımlar söz konusu olsa bile epistemolojik (zihniyet) bakımdan temel bir ayrımın bulunmadığının bilinmesi gerekir. Bu birliktelik asıl olan gerçekliktir, bunun bilinmesi kitlelerin ve emekçi sınıfların bilinçlenmesinde merkezi bir işlev görür; zira sınıf ancak ve ancak, kendi gücünü ve gerçekliğini bütünselliğin bilincine vararak edinebilir.

Kıdem tazminatıma dokunma

Üreten biziz yöneten de biz olacağız

Güç fenomeni son derece önemlidir. Çünkü son beş altı yıldır, sermaye bilhassa güç gösterisi yaparak Bir Mayıs Alanları’nı demir/çelik bariyerlerle ablukaya alıyor. Orantı sınırlarını çok çok aşan sayıda ve güçte polis, bekçi, güvenlik ve askerlerle kelimenin gerçek anlamında yolları ve meydanları kuşatıyor. Asayiş ve güvenlik politikaları Türk egemen sınıflarının temel politikası olmuş durumda. Bu da “doğal olarak” emekçi sınıflarda, bu güç politikalarına karşı yanıt vermek üzere yine “doğal olarak” tepkiye, birlik ve dayanışma duygusunun yükselmesine, nitelik kazanmasına neden oluyor. Siyasal grupların, giderek birbirlerine yakınlaşması, HDP gibi oluşumların toparlayıcı birlikler haline gelmesi de bu saptamanın kanıtlanmasına işaret eder.

Bir Mayıs’ı yakından izleyenler, gerek Dikilitaş kolunda, gerek Bahçelievler kolunda gerekse de Zeytinburnu kortejinde sözü edilen birlik, dayanışma ve mücadele duygusundaki yakınlığı sanırım görmüşlerdir. Selanik’te, Paris ya da Havana’da da durumun benzer olduğunu düşünebiliriz. Bakırköy’den yükselen sesler arasında öne çıkanlar şöyleydi: “Kıdem tazminatıma dokunma”, “İş, ekmek, özgürlük”, “Krizin faturasını sermaye ödesin,” “Savaşa değil, eğitime bütçe”, “Sarayları, saltanatları yıkacağız”, “Leyla Güven onurumuzdur”, “Ya sosyalizm ya barbarlık”, “Üreten biziz yöneten de biz olacağız”…

Her sınıfın gerçekliği kendine özgüdür

Platon, Aristoteles; Hegel ve Marx

Gerçeklik sorununu her sınıf kendi felsefi-ideolojik bakış açısından tanımlar. Bu yüzden diyebiliriz ki, her sınıfın gerçekliği kendine özgüdür. Platon’un gerçeklik algısı ile Aristoteles’inki aynı değildir. Keza Hegel ile Marx’ın gerçeklikten anladıkları da farklıdır. Emekçiler için gerçeklik, işçi sınıfının kendisidir. Bir Mayıs bağlamında ise gerçeklik, sokakları zapt etme duygu ve düşüncesiyle mobilize olan, alanlara akan kitlelerdir. Bu kitleler yeni doğmuş ve gelişmekte olan sınıfları temsil ettikleri için de, günün gerçeği olmakla kalmaz, geleceğin de gerçekliğini temsil eder. Sistemin parçalı hale getirdiği işçi sınıfı, kendi gerçekliğini ve üretimden gelen gücünü miting ve yürüyüşlerde somut hale getirir. Bir Mayıs ise bu somutlaşmanın yeni bir nitelik ve evre kazandığı günün adıdır.

Egemen sınıflar için gerçek ise kitlelerin etrafına çekilmiş demir-çelikten yapılma polis bariyerleridir. Tepeden kitleyi kontrol etme planı yapan helikopter ya da tomalar ve panzerlerdir. Joptur, kelepçedir, hapishanedir… Sermayenin tüm gerçekliğini yaratan ve üreten kesimin, işçi sınıfı olduğunun bilinmesi kitleler açısından son derece önemlidir. Bu çalışan ve üreten emekçi sınıflarıdır ki, her türden zenginlik yanında ordunun ve polisin maaş ve benzer giderlerini de karşılamaktadır. Bu sınıftır ki, demir bariyerleri, kelepçeleri, toma ve benzer türden savaş malzemelerini üretmektedir. Aynı işçi sınıfı dünyanın her yerinde olduğu gibi Bakırköy’de de tüm bu ürettiği savaş unsurlarını karşısında bulmuştur. Bu durum değiştirilebilir mi?

Değiştirilebilir diye düşünmek gerekiyor. Çünkü bu türden gerçeklikleri, araç ve gereçleri işçi sınıfı ürettiğine göre onu değiştirecek olanın da işçi sınıfı olduğunun bilinmesi gerekir. İnsanın kendi yaptığını değiştirmesi, doğayı değiştirmesinden daha kolaydır. Bunun farkında olan kitlelere sınıf bilinçli proletarya demek yanlış olmayacaktır. Eskiyi yıkıp yeniyi inşa edecek olan da böyle bir niteliğe sahip olan sınıflardır. Paris Komünü örneği yanında Rusya, Çin ve benzeri ülkelerde bu durum somut olarak gözlenmiştir. Sanat ve edebiyat dünyası da konuya ilişkin örneklerle doludur. Sadece Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk adlı öyküsünü (halk masalı) anımsatmakla yetinmek istiyorum. Yapan, yaratan, üreten halkların “yıkılmaz” denilen nice kaleleri yıktığı, “yıkılmaz” sanılan nice sarayları yerle bir ettiği, gerçeğin ta kendisidir.

Bakırköy örneğinde bir kez daha görüldüğü üzere sınıf ve demir bariyerler karşı karşıya gelmiştir. Neredeyse uzunluğu kilometreleri bulan bariyerler üç dört koldan emekçileri kuşatmış durumdaydı. İşçi sınıfı sadece işçi sınıfı olmadığı gibi bariyerler de yalnızca bariyerden ibaret sayılamaz. Bariyer, sermayenin başka bir forma girmiş haliyken, işçi sınıfı da devirme yeteneğinin ete kemiğe bürünmüş, yani görünüşe çıkmış halidir. Dolayısıyla Bir Mayıs’ın gösterdiği, bariyerlerin ancak barikatlarla dengeleneceği ve alt edileceğidir.

Bariyer ve barikat diyalektiğinin farkında olan işçi, zihinsel açıdan ayrıcalıklı sayılır. Bilinçli işçi sınıfı derken kastedilen, fenomeni ya da bariyeri görmekle yetinen değil aynı zamanda bu görüntünün ne anlama geldiğini bilen, dahası fenomenin arkasındakini gören kesim anlaşılmalıdır. Emekçilerin tarihsel süreç içinde bilinçlenmesinde işte bu bariyerler, ordu ve polis kurumlarının varlığı birçok bakımdan öğretici ve eğitimci işlev görmüştür, görmektedir. Bakırköy tecrübesinin de böyle bir etki yaptığını ileri sürebiliriz.

Kant: Zaman ve mekan olgusu

Taksim-Bakırköy tartışmaları

Taksim-Bakırköy diyalektiğinin ilk anımsattığı konulardan birisi de zaman ve mekan olgusudur. Eski felsefeler “her olgunun doğal bir yeri bulunduğuna” (Aristoteles) inanırdı. Kuşkusuz ki yanlıştı bu görüş. Konuya diyalektik bakıldığında yanlış ile doğrunun iç içe geçtiği görülür. Buna göre kitlelerin ve İstanbul proletaryasının Taksim’e vurgu yapması doğrudur. Bu doğruluk, kendisine uygun objektif koşulları da gerektirir. Zira sınıf savaşı belirli dengeler gözetilerek yürümektedir. Fikir doğru olsa bile objektif koşulları oluşuncaya kadar devrimci bir anlam ifade etmez. Onun olgunlaşması ya da öznel müdahalelerle koşullarının oluşturulması gerekir. Arzu Çerkezoğlu’nun kürsüden dillendirdikleri de bu minvalde açıklamalar olmuştur.

Gerçeklik algısı için zaman-mekan diyalektiği merkezi bir sorundur. Bir Mayıs’ın “doğal mekanı” Taksim olduğu gibi “doğal zamanı” da Bir Mayıs günüdür. Onun “iki Mayıs’ta” somutlaştırılması, meseleyi sığlaştırmak, değer yitimine uğratmak hatta içini boşaltıp sulandırmak anlamına gelir. Genel uygulamaya bakıldığında zamanlama yönünden Türk egemen sınıfları bir engel çıkarmıyor. Engel daha çok mekana dairdir. Bu da zaman ile mekan arasında, bilhassa somutluk bakımından fark olduğunu gösteriyor.

Mekan, zamanı önceler diyebiliriz. İlki ontolojiye (varlık) ikincisi epistemolojiye (teori) karşılık gelir. Alman filozof Kant ise zaman ve mekanı benzer yapılar olarak değerlendirip görüye yerleştirmişti. Her türlü bilme, a priori kavramlar olan zaman ve uzam (mekan) ile başlamaktadır. Kant bunları mutlak bir tarzda ele almıştı, işçi sınıfı ise sorunu diyalektik olarak ele almak durumundadır. Bir Mayıs’ın zaman ve uzam mantığına (diyalektik) uygun bir tarzda ele alınmasına, bunların mutlaklaştırılmadan, operasyonel bir şekilde somutlaştırılması, sınıfın gerçekliğine ve amacına daha uygun görülmektedir. 


Gerçeklik ve bütünsellik diyalektiği

Proletaryanın bayrağındaki yazı

Gerçeklik olgusunun en temel yanı bütünsellikle ilgilidir. Çünkü hiçbir olgu kendinden menkul değildir. Gerçeklik, zamansaldır yani başlar ve devam eder; aynı zamanda uzamsaldır (mekan) art arda sıralanır. Dolayısıyla gerçekliği yalından ibaret saymak yanılgıdır. Onu olmuş, tamamlanmış ve bitmiş bir yapı olarak da değerlendirmek mümkün değildir. Zira gerçeklik karmaşıktır ve dahası bir süreçtir. Benzer yürüyüş ve mitinglerde olduğu gibi Bakırköy’de de bunu deneyimlemek zor olmamıştır. 1900’lerde Selanik, İzmir ve İstanbul Bir Mayıslarıyla bağlantısı kurulmalıdır. Keza 1800’lerin son çeyreğinde, Avrupa ve bilhassa Amerika’daki Bir Mayıslara temas etmek de zorunludur.

Bakırköy Bir Mayıs’ının gösterdiği gibi bütünselliğin merkezinde ise başta da işaret ettiğimiz gibi işçi sınıfı ve onun merkezi talepleri bulunmaktadır. Bu taleplerin ezilen cinsleri, ezilen ulus ve inanç gruplarını dışlaması, gerçekliği parçalamak anlamına gelir. Bu yüzden de mitingin ruhuna damgasını bütünsellik vurmuştur diyebiliriz. Kadınların, gençlerin, Alevilerin ve Kürt realitesinin kendisini somutlaştırması mutlaka altı çizilmesi gereken unsurlardır. Bunlarsız sınıf gerçekliği, bütünselliğini koruyamaz. Kaldı ki kapitalizm çağında her türden mücadele özü gereği sınıf mücadelesinin bir parçasıdır.

Sınıf çatışmasının tek tarzının olduğunu, burjuvaziye, feodalizme ve emperyalizme yönelik mücadelenin de yalnızca bir biçiminin olduğunu ileri sürmek realiteye aykırıdır. Diğer tecrübeler yanında Bakırköy tecrübesi de göstermektedir ki, işçi sınıfı gerçeklik ve bütünsellik adına diğer ezilen kesimlerin taleplerini de proletaryanın bayrağına yazmak zorundadır. Bakırköy Bir Mayıs’ının bu bağlamda zengin bir içeriği açığa çıkardığı ileri sürülebilir.

Bu içeriğe yakından bakıldığında görülüyor ki, Cem evlerine yasal statü talep edenlerle, “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz” diyen kadınlarla, “Kürdistan’a özgürlük, Anadilde eğitim” diye haykıran geniş halk kitleleriyle ittifak etmeyen bir işçi sınıfının gerçekliği temsil ettiği düşünülemez. Gerçekliği ve bütünselliği temsil etmeyen halkların ve çağımızda proletaryanın, toplumları yeni bir dünyaya taşıdığı da görülmemiştir. Kaldı ki “baş çelişki” ve “baş düşman” konuları da konjonktürel olarak değişebilir. Kürt meselesinin diri ve dinamikliği ile HDP’nin son seçimlerde izlediği politikalar bu değişkenliklere gönderme yapan gelişmelerdir.

Teori-Pratik diyalektiği

Gerçeklik ve simgesellik sorunu

Söylemeye bile gerek yok ki, bu gerçeklik ve bütünselliğin en önemli halkasından birisi de, teorinin (bilgi) “teknik düzeydeki öznesi” aydınlardır. Bunları sanatçılar, bilim insanları, politikacılar ve filozoflar olarak özetleyebiliriz. Teorinin pratiği izlemesi misali aydınlar da işçi sınıfını ve emekçileri izler. Aydınları, emekçilerin sınıf çıkarlarını savunmak dışında bir çıkarları olmayan katmanlar olarak tanımlayabiliriz. Bunlar, gerçekliğin tamamlanmasında, açıklanmasında olduğu gibi bütünselliğin tespitinde, kavramlaştırılmasında, teorileştirilmesinde etkin olanı temsil eder.

Nihayetinde gerçeklik (pratik) ancak teoriyle birlik içindeyse bütünlük sağlanmış olur. Aksi halde analitik felsefelerde olduğuna benzer biçimde gerçeklik parçalı hale gelir ve hatta giderek post modern felsefelerde olduğu gibi ortadan kaldırılır. Bakırköy Bir Mayıs’ına eşlik eden, izleyen, onu anlamaya çalışan düşün ve sanat adamları, sanırım bütünselliğin ve parçalılığın örneklerini yakından görme imkanı bulmuşlardır. Bunlar arasına öncü işçileri, gençliği ve sendikal mücadelenin içinde olan kişi ve kesimleri de eklemek gerekir.

Son olarak gerçeklik ve simgesellik ilişkisinden söz etmek istiyorum. Simge, genellikle bir gerçekliğin yani ontolojik olarak var olanın yansısıdır. Mesela orak resmi, köylünün gücünü temsil eder, köylünün simgesidir. Çekiç ise işçi sınıfını simgelemektedir. Bunun gibi ulusların ve halkların bayrakları vardır. İşçi sınıfı, komünistler ve ezilen halklar, iktisadi ve askeri olarak güçlü olan yapıların her türden baskısı altındadır. Bu baskı unsurları arasında burjuva ulus devletlerinin bayrak dahil olmak üzere benzer simgeleri de vardır.

Diyeceğim şu ki, ilk defa bu Bir Mayıs’ta ulus devlete ait görseller yok denilecek türdendi. Ayrıca milli ve ulusalcı (sol) olarak tanınan ırkçı gruplar da –anlaşılan- kendilerine mekan bulamamışlardı. Bu durum, Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfının milli ve ırkçı hurafelerden arınmakta olduğunun göstergesi olarak da okunabilir.

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler