Takip Et

Kent-Ekoloji

Sermayenin Hedefi; Doğa ve Ekoloji

Binlerce yıllık tarihin, binlerce mağaranın sular altında kalması, Dünyanın bu tarihten yoksun bırakılması ve yine yerli halkın köylerinden edilmesi kapitalist sömürü sisteminin sermaye çıkarları uğruna neler yapabileceğini göstermektedir. Coğrafyamızda yaşayan kadim toplulukların, ezilen uluslarının tarihleri bugün bu projelerle Türk hakim sınıflarının hedefi haline gelmiştir

Sermaye, coğrafyamız doğasını bir kez daha kar amaçlı emellerine kurban etmektedir. Dünya pazarına hâkim olan emperyalizm çok uluslu tekellerle kendisine bağımlı yarı sömürge ülkelere,  yerli işbirlikçilerin açtığı kapıdan girerek suları, ormanları dağları ve birçok endemik türlerin, doğamızda simgeleşmiş ‘’yabani’’ hayvanların yaşamlarını adeta bitirmekte kâr uğruna talan etmektedir. Yıllardır güney Afrika topraklarını altın madenleri için yağmalayan emperyalist gericilik bugünde Kaz Dağların da aynı doğa katliamını ve yağmacılığını uygulamaktadır. Kapitalizm kâr uğruna doğamızı talan ederken hem sanayi alanında hem maden ve HES projelerinde gerçekleştirdiği kıyımı ört bas etmek için ‘’filtreli bacalar’’ ‘’doğa dostu araç motorları’’, gibi sahte ve inkârcı reklamlarıyla gerçekleri manipüle etmekte toplumun algısını yanıltmaya çalışmaktadır. Emperyalist kapitalizmin doğaya hiçbir yararı olmadığı, her üretiminde, her projesinde sadece ve sadece bir avuç elitin çıkarlarını hedeflediği, doğayı ve doğal yaşamı ise kârları doğrultusunda önemsediği apaçık bir durumdur.

Doğa katliamına karşı çıkan, direnen halklarımıza karşı zor aygıtlarıyla saldıran burjuva devlet mekanizması birçok alanda toplumsal hareketin ciddiyetinin farkına varmış ve geri çekilmiştir. Bu toplumsal hareketlerin dar çevre örgütlerinden ve dar alanlardan çıkartılıp çoğrafya genelinde bir toplumsal harekete çevrilmesi aslolandır. Doğamızın, kapitalizmin varlığında, bu üretim ve tüketim zincirinde korunamayacağı, kazanç uğruna üretimin topluma, doğaya sürekli zarar getireceği, kısaca kapitalizmin kar için üretim biçiminin toptan yıkılması, sosyalizmin toplumsal çıkar üretimi, ihtiyaç için üretim paradigmasının bu mücadelede etkin bir şekilde öne çıkarılması önemlidir. Burjuva devlet aygıtının, sermaye ile yönetilen ve sömürülen toplumsal yapının sorunu olarak ele alınması ve buna bu şekilde örgütlenilmesi, ekolojik hareketin bizlerden bağımsız bir hareket olmadığı bizleri yakından-doğrudan ilgilendiren hususlar olduğu ve buna uygun konumlanılması, harekete geçilmesi gereklidir. Doğa ve ekolojiye ilişkin sorunlar devrimden sonraya bırakılacak meseleler değil bizzat bugünün yarına bırakılmayacak sorunlarından birisidir. Aksi durumda küresel ısınma, kuraklık, kutupların erimesi, ağaçların yok olması ve geri dönüşü olmayacak birçok sorunun devrim sonrası önümüze çıkması, dünyamızı büyük bir riskle karşı karşıya bırakması kaçınılmazdır. Devrim, var olan bir dünyada gerçekleşecektir. Yok olmaya yüz tutmuş dünyamızda devrim olduğunda her şey çok geç olmuş olabilir.

Ekolojik hareketler sorunun çıkış ve çözümü itibariyle bağrında sınıf çelişkileri, üretim ilişkileri ve sömürü dünyasının gerçeklerini taşımaktadır.  Tekrara düşerek belirtmekte yarar var ki doğa ve ekoloji mücadelesi sınıf mücadelesinin yanı başında bizzat onun sorunu, ve ekoloji sorununun çözüm noktası olarak ele alınmalıdır. Geride bıraktığımız yüz yıl sürecinde sınıf mücadelesinde yaşanan geri dönüşler, uluslar arası devrimci hareketin büyük bir gerileme yaşaması toplumun sınıf mücadelesine olan umutlarında hayal kırıklığı yaratmıştır. Buna bağlı olarak, ortaya çıkan birçok toplumsal hareket ve sistemin kirli oyunlarına karşı oluşan direnişler sınıf hareketlerinden bağımsız hemen hemen kendi başına bir hareket olarak örgütlenmiştir. Kapitalizmi ve onun sömürü ve üretim biçimini hedef almayan bir doğa dostu hareket eninde sonunda barutunu tüketecektir. Geçici yükselişler ile varlığını devam ettirecektir. Aslolan köklü değişimi-devrimleri yaratmaktır. Coğrafyamızda da faşizmin özel yönelimi toplumsal hareketleri ciddi anlamda sınıf mücadelesinden uzaklaştırmıştır. Bugün yaşanan çoğu HES, Maden ocakları vs. karşıtı direnişlere devrimci hareketler ya dahil olmayıp ya da sonradan dahil olarak atıl pozisyonlarını devam ettirmektedirler. Birebir sorunları ele alan, sorunlara çözüm üreten, toplumu ciddi düzeyde aydınlatan ve eyleme geçiren hareket olma durumu ciddi anlamda yoktur-zayıftır.  

Emperyalist gericilik ve ona bağımlı Türk hakim sınıfları bugün coğrafyamız topraklarında bir çok proje ile doğamızı, yaşamımızı, kültürel mirasımızı yok olma tehlikesiyle yüz yüze bırakmıştır. Faşizm girdiği her projede hedefine ezilen halkların zengin kültürünü, tarihsel birikimlerini, inançlarını yok etmeyi ve buradan tekçiliği dayatarak halklarımızın farklılıklarını ve değerlerini tarihten silmektedir. Bugün Kaz dağlarına yapılması hedeflenen altın madenleri, daha maden sahaları tamamlanmadan yapılacak aramalarda kullanılan siyanür ile toprağı suyu zehirleyerek halkın su kaynaklarını ve toprağını kullanılamaz hale getirecektir. Madenler kurulduğunda ise, çıkarılan maden, ondan elde edilen kâr çok uluslu tekellerin kasasına giderek sefasını yine elit tabaka çekerken, aramalarda zehirlenen toprak-su, doğamız geri dönüşü olmayan bir talan ve yok oluşla karşı karşıya kalacaktır. Maden arama sırasında, ocaklarda yine emeğini satarak gelir elde eden, geçimini sağlayan emekçi halkımız iş kazalarında, maden ocaklarının çökmesinde hayatını kaybetmeye devam edecektir. Kaz dağları vesilesiyle ortaya çıkan bu toplumsal hareket halkımızın büyük değerler yaratmasına sebep olmuş – olacaktır. Türk hakim sınıfları ise bu değerlere yalancı basın ve medyasıyla saldırı pozisyonuna geçerek çadırların dahi kaldırılması yönlü bir baskı yöntemine, saldırıya geçmiştir.

 MARKS’ın ‘’Kapitalizm Gölgesini Satamadığı Ağacı Keser’’ sözü günümüzde tüm güncelliğini korumaktadır. Dün Sinop, Artvin, Mersin gibi birçok bölgede yapılmak istenen veya yapılan Nükleer santraller –HES projeleri halkın direnişi ve tepkisiyle karşılaşmıştır. Rize’de’’ yayla yollarını birbirine bağlamak’’ bahanesiyle ranta açılan Karadeniz’in en güzel yaylalarında ‘’Devlet kimdir? Ben halkım’’ diyen analar, halkın yarattığı değerler tarihe not düşmüştür. Bu gün Hasankeyf’in baraj suları altında kalması aynı kirli ideolojinin artı değerlerine kurban edilmektedir. Binlerce yıllık tarihin, binlerce mağaranın sular altında kalması, Dünyanın bu tarihten yoksun bırakılması ve yine yerli halkın köylerinden edilmesi kapitalist sömürü sisteminin sermaye çıkarları uğruna neler yapabileceğini göstermektedir. Coğrafyamızda yaşayan kadim toplulukların, ezilen uluslarının tarihleri bugün bu projelerle Türk hakim sınıflarının hedefi haline gelmiştir.

Yine bu ay içerisinde gündeme gelen Dersim / Munzur Dağlarının maden sahası olarak ilan edilmesi Türk hâkim sınıflarının özel politikaları arasında yerini almaktadır. Dersimin ‘’TC’’ kurulmadan öncesine dayanan zengin toplumsal kültürü, egemenlere karşı tavrı, yıllardır politik tutumuyla ezilenden yana saf tutan duruşu ile Dersim her alanda faşizmin hedefi haline gelmiştir. Dini inancıyla egemenlerin hedefi olmuş, nüfusu Türkiye’nin başka illerine dağıtılmış ve Dersime farklı milliyetlerde insanlar yerleştirilerek bu kültür, bu duruş ve inançlar asimile edilmeye çalışılmış fakat başarılı olunamamıştır. 38 katliamında çocuklarıyla birlikte katledilmiş, yalnızlığa terk edilmiş bu toplum tekrardan ‘’Cumhuriyetin’’ karşısına çıkmıştır. Dağlarında halkın en yiğit genç kızlarını ve oğullarını barındıran Dersim bombalarla, mermilerle, işkencelerle yine faşist devletin hedefi olmuş ve olmaya devam etmektedir. Bugün kapitalist sermayenin Dersim üzerinde kurduğu projeler geçmiş politikalarından kopuk değildir. Dersim doğası üzerinde yapılacak en ufak yağma Dersimin kültürel ve inançsal değerlerine yapılan saldırı anlamına gelmektedir. Munzur dağları hedef alınırken ‘’Munzur Baba’’ efsanesi hedef alınacaktır. Munzur dağları hedef alınırken dağlarında zorbalığa dur diyen Dersimin ‘’ bizim çocukları’’nı hedef alacaktır. 

Munzur dağları büyük vadileri, krater gölleri, eşine az rastlanır bitki türlerinin bölgesidir. Nesli tükenmekte olan dağ keçileriyle coğrafyamızın en muhteşem türlerini barındırmaktadır. Bölge halkının kutsal gözelerini ve ülkenin her yanına ulaşan suyuyla değerli bir hazine olarak karşımızda durmaktadır. Sermaye bugün elbette esas anlamıyla kasasına attığı paraya bakmaktadır, ancak bunun yanı sıra özel olarak yöneldiği bölgelerde başka politikaları da bulunmaktadır. Bir baraj yaparken iki, üç planı aynı anda yürütmektedir. İşte Dersimde böyle alanlardan birisidir. Nitekim Munzur Dağları ranta açıldığı tarihlerde Munzurun Dersime bakan yüzünde Ovacık’ta birçok köye ‘’afet bölgesi’’ nedeniyle köyleri boşaltma tebligatları gönderilmiştir. Afet bölgesi faşist devletin asılsız, kirli ve yalancı politikalarından birisidir. Munzurlara yakın bölgelerin boşaltılması bu bölgede bulunan doğa katliamlarının git gide yaygınlaşması, bu talana karşı oluşacak direnişin örgütlenmesini zorlaştırmak demektir.

Doğamıza sahip çıkarken tarihin yaşanmışlıklarını hatırlamak, tarihten günümüze gelen doğa katliamlarını, doğa düşmanı sermayenin kirli politikalarını hatırlamak bizleri doğru rotaya sokacaktır. Bugün doğa ve ekoloji üzerinden oluşan toplumsal hareketlerin, kapitalist üretim ve sömürü biçimini doğru açığa çıkarması, kapitalizmin insan üzerinde ki baskıyı doğaya da uyguladığını, kadınların yüz yıllardır uğradığı şiddetin-baskının arkasında yatan egemen zihniyetin aynısı olduğu bilinmelidir.

Karadeniz’de, Dersim’de, Çanakkale’de, Hasankeyf’de  doğamıza, dünyamıza , sahip çıkarak bu mücadeleyi  yükselten halkımız aynı zamanda tarihimize, geleceğe ve insanlığa sahip çıkmaktadır.

Behzat Agos

Günün Haberleri

Kent-Ekoloji konulu diğer haberler