Takip Et

Makale

Özgünlüklerimizden Yola Çıkarak Özgürlüklerimizi Örgütlemeliyiz

Bu gelecek bu gerici kültürden etkilenenlerin kafalarındaki tüm ayrımcılık algılarını parçalayarak olacaktır. İnsanlığın kurtuluşu nasıl ki herkesin mücadelesinin hedefi ise kadının kurtuluşu da aynı anlayışla ele alınmalıdır.

Uluslararası bir denetim mekanizması olarak Türkiye’nin de imzaladığı ve taraf olduğu İstanbul Sözleşmesi 85 madde ve 11 bölümden oluşuyor. Türkiye 2012 yılında bu sözleşmeyi imzalayan ilk ülke. Bu sözleşmenin içeriği kadının cinsiyet eşitsizliğinden dolayı yaşadığı tüm dezavantajlar karşısında korunması ve yaşamını sürdürebilmesinin tüm koşullarının oluşturulması için devletin bizzat sorumluluğunu kapsıyor. Hiçbir cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm dezavantajlıların korunmasını öngören bu anlaşma, devlet tarafından bugüne kadar uygulanmadı. Cinsiyet ayrımcılığı var diyen cemaatler bu anlaşmadan oldukça rahatsızlar ve bu konuda mücadele veren kadın kurumlarını ve sığınma evlerini de hedef almış durumdalar. Şiddetin her türüne maruz kalan kadınların beyanını esas alan bu sözleşmenin ‘aile yapısına’ zarar verdiği bilirkişilerden ziyade cemaatler ve köşe yazarları tarafından deklere edilerek karşı çıkılıyor.

Hangi aile yapısı?

Yüksek Öğretim Kurumu “cinsiyet eşitliği bizim kültürümüze ters” diyerek bu dersi kaldırıyor.

Peki, hangi kültür?

Diyanet başkanı “…kadınların canı, malı, onuru bize emanet” diyor.

Emanet olmakta ne?

Türkiye’de aile yapısı gerek devlet, gerek diyanet, gerekse de sözde “ehil” kişiler tarafından sürekli kutsal olarak nitelendirilip toplumun temel birimi olarak gösteriliyor. Kadın da bu birimin en değerli varlığı ve yapıcısı olan ‘dişi’ oluyor. Bu dişinin fedakârlığı, yaratıcılığı, kendinden ödün vermesi, anneliği, eşliği vs. Yani kadın kendisi üzerinden biçilen rollerle aileyi ayakta tutan temel olarak gösteriliyor ve onu bu şekilde gösterenler de sistemle barışık bazı kadınların yanında çoğunlukla erkek egemen zihniyet. Fakat gelin görün ki yine ne hikmetse bu aileyi temelinden yıkan, kurutan, kadını katleden de yine bu konuşan erkek.

Peki niye? Buradan o çok konuşulan kültüre gelmek lazım. Yüksek Öğretim Kurumu Özgecan Aslan’ın katledilmesinden sonra yayımlanan ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’ni ‘Toplumsal değerlerimiz ve kabullerimizle mütenasip olmadığı ve toplumca kabul görmediği hususunun göz önünde bulundurulması gereği ortaya çıkmıştır’ ifadeleriyle belgeden geri adım atmıştır; bize sözde çok lazım olan gelenek ve göreneklere dayanılarak yani. Ve sonuç olarak ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ belirlemesinin bu belgeden çıkarılarak yeniden düzenleneceği beyan edilmiştir. Toplumun tüm dinamiklerini pasifize etmeye soyunmuş iktidar, eğitim kurumlarında bu dersi çıkararak gelişecek farkındalığın önüne geçmek istemektedir. Gerici beyinlerin topluma nüfus etmesi için her türlü yöntemi kullanan iktidar ve onun şakşakçıları toplumun algılarını değiştirme eylemini sürdürecektir. Atasözü diye nitelendirilen vecizlerin çoğunda kadına dizilen övgülerin altında inceltilmiş erkek zihniyeti çıkar. “Evi dişi kuş yapar” derken kadının eve kapatılmışlığı ve rolünün en önemli alanının burası olduğu salık verilir aslında. “Kadının yeri evidir kocasının dizinin dibidir” sözü bu durumu yeterince anlatıyordur herhalde. İşte çok sarılanan bu kültürün içi boş ama etrafı dini vecizelerle doldurulmuştur. Bu da doğallığında bir kültür, bir zihniyet oluşturuyor ve bu zihniyetle zincirlerinden boşalan erkek çocukluğundan itibaren bu özgüven, egoistlik, şiddet meraklısı, reis olma, erkek adam olma kodlarıyla yetiştiriliyor ve bir şiddet mekanizmasına dönüşerek kadın üzerinde her gün artarak gelişen katliama yol açıyor. Siyasi erk ise bu erkekliği bastırmak yerine onlarla ortaklaşıyor ve bu katliam devlet eliyle de desteklenmiş oluyor. O zaman da ortada ne anlaşma kalır ne hukuk ne de adalet. Bunların takipçisi olan kadınlar veya kadın kurumları da bu şiddetten nasiplerini alırlar elbet. Zihniyet çok önemli ve özelliklede üzerinde çok tartışılması gereken bir hal, çünkü biz erkek egemen zihniyeti yazarken sadece sistemin temsilcisi erkekleri görmemeliyiz, her kesimden erkekler bunun muhatabı durumunda. Yaşadığımız toplumdaki tüm algılarımızı, yorumlarımızı, anlatımlarımızı, söylevlerimizi doğru tarzda ve doğru kavramlarla yapmadığımız takdirde sonuç yine kadın ölümleri olacaktır.

Bir de bizim şu emanet olma halimiz var. Diyanet işleri başkanının kadınları kendilerinde emanet görme anlayışı. Bu anlayış yine din, kültür ve ahlak anlayışından beslenmektedir. Kadının ‘eksik etek’ görülmesinden kaynaklı bir “sahip çıkma” durumu var ve bu durumdan dolayı da birileri, özellikle de erkek bireyler tarafından ‘koruma altına alınmasını’ getiriyor bu anlayış. Birilerine emanet ediliyor kadın. Hadi gelin o kültürel değerlerde emanet ne demek bir bakalım. Bizim bildiğimiz birine bir emanet bırakıldığında kişi her türlü şeye rağmen o emaneti korur ve emaneti bırakan kişiye ilk haliyle teslim eder. Bu eşya gibi şeylerde böyle iken bir canlının emanet edilmesinde nasıl davranılması gerektiğini tahmin edersiniz. Yine biz biliriz ki, emanete ihanet olmaz diye de büyüklerimiz söylemiş. Fakat nedense kadına yapılan ise sürekli ‘ihanet!’ Tabi bu ihanetlerde kadının dünyada emaneten yaşadığını düşünen zihniyetler tarafından yapılıyor. Aynı temel hak ve özgürlüklere sahip olan kadının hali birilerinin ‘malı’ olması halidir. Yani aslında diyanetin zihninde hâsıl olan şey kadının erkeğin yanında bir emanet olarak görülmesi durumudur. Kız çocuklarının emanet olarak görülmesi de bu anlayıştır, çünkü sonrasında evlendirilecekleri kişiye verilecek emanet olarak görülmesidir. Diyanet işleri başkanı da bu anlayış üzerinden yapmıştır konuşmasını.

Yaygara koparılan ve ‘kültürel değerlerimize saldırı’ söylemiyle veryansın ettikleri bu sözleşme özünde kadının korunmasına dayalı bir anlayışı olması ve bunun da bir kültür devrimi ile zihniyet değişimiyle ancak gerçekleşeceği durumunu ortaya çıkaran bir sonuca tekabül etmesinden dolayı birçok sıkıntıya sebep olmaktadır. Bu kültürün ne kadar gerici olduğu, insana ne kadar yabancılaştığı göz önünde iken yaygara koparanların yazıları ve tam da buraya sarılmaları manidar.

Toplumsal mücadelede kadınların kapladıkları alan çok olmayabilir ama geleceğin kazanılmasındaki rolü çok büyük bunu böyle görmek önemlidir. Toplumsal yaşamda yaşayan canlardan biri olması dışında çok da büyük bir önemi olmayan insanın yarattığı ego ile kendinden başkasını görmediği, düşünmediği, hissetmediği bir zamana geldik. Bu yabancılaşmanın götüreceği gelecek hiçte parlak değil. Emine Bulut öldürülürken yardım etmekten ziyade çekim yapan insanın geldiği bu hal hiç korkutmuyor mu? Bizce korkmalıyız çünkü hızla bir yıkıma gidiyoruz. Yaşananlardan ders çıkartma diye bir algımız kalmamış. Hızla şiddet yoluyla yaşamı talan ediyoruz. Bu talanın özgün muhatapları olan erk-egemen zihniyet yaptıklarından hiçbir kaygı gütmeden ilerliyor.

Günde beş kadının öldürülmesi normal duruma gelmiş durumda. En son CHP’nin verdiği araştırma raporunda izlenen dizilerin çoğunun şiddet ağırlıklı ve kadına şiddet sahneleri ile dolu olduğunu görülüyor. İşte, üzerinde çok durulan, çok değer verilen kültür denilen şey bunu yaptırıyor. Hiçbir denetim mekanizması yok ve toplumda bunları sorgusuz sualsiz izliyor.

Bizler bu köhnemiş devlet zihniyetinin insanlığı kurtuluşuna götürmeyeceğini, kadının kurtuluşuna da uzaktan yakından hiç uğramayacağının bilincinde olanlarız ve köklü bir zihniyet devrimine ihtiyacımız olduğunu çok iyi biliyoruz. Özgünlüklerimizden yola çıkarak özgürlüklerimizi örgütlemeliyiz. Bu özgünlüğümüz kadın olmamızdan kaynaklı dezavantajlarımız olduğu içindir. Ama öz hedefi kaçırmadan geleceğin kazanılmasıdır asıl olan.

Bu gelecek bu gerici kültürden etkilenenlerin kafalarındaki tüm ayrımcılık algılarını parçalayarak olacaktır. İnsanlığın kurtuluşu nasıl ki herkesin mücadelesinin hedefi ise kadının kurtuluşu da aynı anlayışla ele alınmalıdır. Kadına bir hayır bahşedilme anlayışından koparak, bir ‘borç ödeme’ olarak görmeden, kadınların egemen zihniyetlerin yüklediği kadınlık rollerini ve bunların yarattığı mağduriyet üzerinden yapılan politikalar ve açıklamalarla değil, olması gereken doğallığında sınıf mücadelesinin olmazsa olmaz bir sorunu olduğu ve çözülmediği takdirde nihai hedefe varmanın daha da zor olacağını, kadın erkek ve özellikle de erkeklerin kavraması ve buna göre şekillenmesi gerekiyor. Kimse bir lütufta bulunmasın, herkes devrimci görev ve sorumluluklarını yerine getirsin yeterlidir.

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler