Takip Et

Makaleler

Marksizm, Çin Devrimi ve Kaypakkaya

Ayrıntısı bir yana Kaypakkaya, ezilen ulusların devlet kurma, kendilerini bağımsız olarak gerçekleştirme haklarını savunurken, Şeyh Sait hadisesi dahil olmak üzere tüm Kürt isyan ve direnişlerini savunurken, Ermeni halkına ve benzer azınlık halklara milli zulüm uygulandığını ileri sürerken de hocalarından bir adım ileride, bir yazarın dediği gibi “tarihin önünde yürüyen” birisidir. Çünkü o, devrimin mekanını genişletmekle birlikte ittifaklarını da genişletiyor. Genişletirken de Marx’ın İkinci Döneminin izini sürüyor.

Marksist teoriye ve özellikle de bu teorinin felsefi içeriğine bir yorum getirerek “Çin Devrimi ve Kaykapkaya” konulu toplantı ve panel hakkında bazı düşüncelerimi dile getirmek niyetindeyim. Bu dile getirmeler, 19 Mayıs günü (2019) Taksim-Hill Otel’de yapılan toplantıdan bazı kesitler sunmak ve ele alınan konular üzerinde de kısa bir gezinti yapmak biçiminde olacak. Panel’in organizasyonunda Partizan, SMF ve Çağrı adlarını görüyoruz. Öncelikle belirtmek gerekir ki siyasal tarih açısından 20. yüzyıl, büyük oranda Çin Devrimi’yle ilintilidir. Keza sınıf mücadelesi açısından ülkemizin bilhassa yakın tarihi de İbrahim Kaypakkaya’ya temas eder. Marx, Engels ve Lenin adlarıyla birlikte değerlendirdiğimiz zaman ise şu söylenebilir: 19. yüzyıl, Marksizmin teoride zirve yaptığı çağ olurken 20. yüzyıl teorinin yanında devrimlerin de zirve yaptığı çağ olmuştur. Panel’in, buradan hareketle düşünülmüş olması isabetlidir.

Felsefenin anlamını, eksenini değiştiren kişilerin başında K. Marx gelir. Marx, Engels ile birlikte kurduğu teorinin sınanması için yeterli ve zengin bir deneyim bulamamış olsa da teorinin pratikle ilişkisini kurmaya özel bir önem vermiştir. Pratik değil ama teori büyük oranda sınırlarına Marx ve Engels ile onların zamanında yaklaşmıştır. Marx ve Engels’in ana hatlarıyla çizdikleri teorinin içeriği, Paris Komünü ve benzeri deneyimlerle doldurulmaya çalışılmış olsa da olgunlaşma imkanı bulunamamıştır. Teorinin pek çok sorunu yanında içeriklenmesi asıl olarak Rus Devrimi bağlamında “Leninizm” ve Çin Devrimi bağlamında “Maoizm” ile mümkün olabilmiştir. Bu iki dönemin, teorideki Marksizmin karşılığı olduğu varsayımı yabana atılamaz. Zira birazdan ayrıntısını da vereceğim üzere Marx ve Marksizmin iki dönemi olduğu kanaatindeyim.

Marx ve Marksizm aynı şeyler değildir

İnsanın anatomisinden maymuna…

Devrimin Doğu dünyasına, yani dünyanın kırlarına doğru genişlemesi, emperyalizmin en zayıf halkalarında devrimin olanağının aranması, devrimler zincirine yeni halkalar eklemlenmesi, Lenin ve Mao ile -elbette daha pek çok politik figür ile- birlikte gündeme gelmiştir. Kaypakkaya’nın bu devrimler zincirine Anadolu ve Mezopotamya topraklarında bir halka eklemesi son derece önemlidir. Marksizmin genel teorisi ve pratik tecrübelerinin farklı coğrafyalarda farklı politik kişilikler çıkarması doğaldır. Rusya’da Lenin, Çin’de Mao ve ülkemizde Kaypakkaya da simgelenen politik aktörlerin çıkmış olması anlamlıdır. Yazıya başlık yapılan “Marksizm, Çin Devrimi ve Kaypakkaya” ifadesi, bu noktadan bakıldığında halkaların sentezi ve tümlüğü anlamına gelmektedir.

Marksizmin, tek yorumdan ibaret olmadığını biliyoruz. Dünyada yüzlerce farklı akım ve anlayış olması da bunu doğruluyor. Bu Marksizmlerden birisi doğru diğerleri yanlıştır demek de gerçekleri yansıtmaz. Diyalektik düşünüş gereği, mutlaklaştırmasak da, her yorumda bazı doğruluk yanlar bulunduğunu iddia edebiliriz. Panel’i örgütleyen kurumların aynı gelenekten gelmelerine rağmen, birçok bakımdan farklı şekilde konumlanmış olmalarını da bu çerçevede ele almak yanlış olmaz. Gerçi bu yorum ve farklılıkların büyükçe bir kısmı dil, üslup, terminoloji farkından ileri geliyor, bir bakıma özde değil görünüşte farklılıklardır da denilebilir. Öte yandan Marx ile Marksizmin de aynı şeyler olduğunu ileri sürmek mümkün görünmüyor. Nihayetinde Marksizm-Leninizm gibi bir kavrama sahip olduğumuz gibi Marksizm-Leninizm-Maoizm türünden bir anlayış da son elli yıldır literatüre dahil edilmiş durumda.

Dolayısıyla bugün için Marksizm denildiğinde, Marx’tan günümüze dek yapılan katkıları da içerecek bir literatür ve felsefi, politik ve ideolojik sistem anlaşılmaktadır. Neyin katkı neyin sapma olduğu tartışmasını şimdilik bir kenara bırakırsak diyebiliriz ki, Marksizmi analiz ederken ve onun pratikte izini sürerken en olgun tarzı olan bugünden yani Marksizm-Leninizm-Maoizm’den hareket etmek geçerli bir yol olarak görülüyor. Zira Marksist metodolojinin en belirgin özelliklerinden birisi, olay ve olguları en gelişmiş biçimlerinden yola çıkarak ele almasıdır. Kapitalizme ve meta üretimine işaret ederek sistemin kurulması yalnızca buna bir örnektir: “İnsanın anatomisi maymunun anatomisinin anahtarıdır” denilmiştir. Buradan bakıldığında 19 Mayıs Panel’inin doğru bir zeminde kurulduğu ileri sürülebilir (Panel’den ziyade sempozyum demek daha doğrudur).

Aydınlanmacı Marksizmden

Diyalektikçi Marksizme

Gerek Çin Devrimi gerekse Rus Devrimi türünden Sovyetik Devrimlere öncülük eden kişiler ve güçler de anlamaya ve değiştirmeye kendilerinden, kendi çağlarından ve kendi toplumlarından başlamışlardır. Bu yöntem de en eski düşünme biçimlerinden birisidir. Bu yüzden genel teori (Marksizm) ne denli yol gösterici olsa da onun içeriğinin doldurulması, tikel, somut ve aktüel olanlarla ilişkilendirilmesi gerekmiştir. Burada Sovyetik devrimler gibi deneyimlerin, genel teorinin içeriğini temsil ettiği iddiası vardır. Demek ki, Marksist teori ile genel teoriyi kodlarsak, denilebilir ki genel teorinin içeriğini Rusya ve Çin’deki gelişmeler başta olmak üzere benzeri tecrübeler oluşturmaktadır. Teoriyle pratiğin bütünselliğini görüyoruz. Kant’ın tabiriyle söylersek “görüsüz kavramlar kör, kavramsız görüler boştur”. Yani bu bütünsellikte Lenin ve Mao olmadan Marksizmi savunmak zayıflık anlamına geldiği gibi Marksizm (Marx ve Engels) olmadan “Leninizm” ve “Maoizm” de yetersiz olacak ve sınıf mücadelesini ilerletmeyecektir.

Marx’ın ve Marksizmin Aydınlanma felsefesiyle ilişkilendirildiği, hatta onun çocuğu olduğu türünden metaforların da kullanıldığı biliniyor. Oysa bu durum yalnızca Marksizmin çocukluk dönemi (Birinci Dönem) için geçerli olabilir. Marx’ın ve Marksizmin olgunluk döneminde ise Aydınlanma gibi burjuva, felsefi-ideolojik anlayışlara karşı, tümden reddiye değilse bile kuşkuyla ve ihtiyatla bakma anlayışı vardır. Giderek de “kopma” söz konusudur. Marx’ın, ilk dönem eserlerine bakıldığında Epikuros ve Demokritos üzerine yazılanları (doktora tezidir), 1844 El Yazmaları, Alman İdeolojisi, Hegel’e yönelik yazılan hukuk eleştirisi ve Kutsal Aile gibi metinleri sıralayabiliriz. Geçiş eseri olarak da Manifesto’yu anmak istiyorum. Bu metinlere bakıldığında ilerlemeci, bilimci, Aydınlanmacı, akılcı, Hegelci, oryantalist, dolayısıyla tarihselci, öznelci, devletçi, ekonomist, pozitivist bakış açısına uygun düşen pek çok unsur saptamak olasıdır. Manifesto’daki kapitalizmi öven, İngiliz ve Fransız burjuva devrimlerine methiyeler düzen nice argümanı tespit etmek zor değildir. Marx ve erken Marksizm tarihsel gelişim içinde sınıf mücadelesinin deneyimlerinden yararlanarak taşıdığı liberal diyebileceğimiz unsurları içinden adım adım atmıştır. Atmaya da devam etmektedir. Bunların atılmasında konumuz olan “Maoizm” ve Kaypakkaya’nın da önemli bir tarihsel görevi yerine getirdiği iddiasındayım.

Marksizmin ikinci dönemine uygun olarak

RSDİP, ÇKP ve Kaypakkaya’daki farklı dönemler

Marx’ın ve Marksizmin İkinci Dönemi 1848-1849’dan sonraki süreçte başlar. Burjuva devrimlerinden epeyce sonuçlar çıkarılmıştır. Marx, devlet karşıtı haline geliyor; proletaryanın güçlü bir devlete ihtiyacı olduğu fikrine ulaşıyor. Demek ki devlet de dahil olmak üzere ekonomi, özne, bilim, aydınlanma türünden olgulara bakışında değişiklik oluyor ve düşünme yöntemine kendine özgü bir diyalektik anlayışın egemen olduğu gözlemleniyor. I. Enternasyonal’in örgütlenmesini ve Kapital adlı eseri bizatihi anmamız gerekir. Çünkü İkinci Dönemin en kritik özelliklerini bu pratik ve teorik çalışmalar temsil etmektedir. Praksis düşüncesi ve üretici güçlere işçi sınıfının dahil edilmesi bakımından Enternasyonal’in organize olması son derece belirleyici bir gelişme olmuştur. Vera Zazüliç’e yazdığı mektubun içeriğine bakıldığında Marx’ın oryantalizminden uzaklaştığını söyleyebiliriz.

Kapital çalışması ve özellikle ona yazılan Önsözler de, “eski Marx’ı” birçok bakımdan tekzip etmektedir. Burjuvazinin ne menem sömürücü bir sınıf olduğunu okuyoruz. 1870’li yıllar itibariyle de olsa burjuvazinin adeta “devrimci barutunu” yitirdiği ileri sürülmektedir. Keza Marx, aynı Önsözlerde Hegel’den farklılığını da dile getirmektedir. Hatta o denli belirgin ifadeler kullanılıyor ki, Marx, “Benin diyalektik yöntemin Hegel’inkinden yalnızca farklı değil onunkinin tam tersidir” diyebiliyor. Bu ifade bile tek başına Marx’ın erken Marx’tan koptuğunu ifade etmektedir. Rus ve Çin devrimleri, dolayısıyla Kaykapkaya’nın bu yoldan ilerlediği anlaşılmaktadır.

Marx’ın İkinci Dönemi, onun ardıllarını bir şekilde etkilemiştir. Ardılları tecrübesiz oldukları koşullarda Birinci Döneme, tecrübeleri arttıkça da İkinci Dönemine bağlanmışlardır. Mesela Lenin ve RSDİP, 1915’in Emperyalist Savaş yıllarına dek Birinci Dönemin etkisindedir. Lenin, Devlet ve Devrim kitabını yazdığı süreçte ise Marx’ın İkinci Dönemine bağlanmaktadır. Ayrıntısı bir yana, Lenin’in adı anılan kitapta birçok açıdan Marx’ı “düzelttiğini” okuyoruz. Nihayetinde devrimin odağının Doğu’ya kaydığını, parti vurgusunun öne çıkması gerektiğini de Lenin’den öğreniyoruz. ÇKP ve Mao Zegung için de bir yorum yapmak olasıdır. 1920’de kurulan Parti, on yıl boyunca, dolayısıyla yenilgi yıllarında ve Guomintang’a tabi olduğu süreçte Marx’ın Birinci Dönemine, yani ilerlemeci, tarihselci, ekonomist, pozitivist… Dönemine, bilerek veya bilmeyerek sadık kalmıştır. Uzun Yürüyüş ile birlikte ve onu izleyen yıllarda Mao ve önderliğini yaptığı ÇKP devrim dalgasını Marx’ın ilk döneminde hiç düşünmediği Doğu’nun en “ücra” yerlerine kadar taşıma mücadelesi vermiştir. Bu dönem Marx’ın elbette ki İkinci Dönemine karşılık gelir. Panel’in üç konuşmacısının da Mao ve ÇKP’ye ilişkin yaptıkları dönemsel ayrımlar da tezimizi doğrular mahiyettedir.

Marx’ın Birinci ve İkinci Dönemi bağlamında İbrahim Kaykapkaya için de özel bir sayfa açılması zorunlu görülüyor. Onun da çok genç yaşta katledilmesine rağmen kendi Birinci Döneminde Marx’ın gençlik eserlerindeki tezlere uygun hareket ettiği hatta lise yıllarında ve üniversitenin başlangıç yıllarında bundan da geri bir pozisyonda olduğu, devletçi, aydınlanmacı, laik, din düşmanı, pozitivist bir çizgide olduğu, bunu da solculuk saydığı bir dönemi var. Kaypakkaya, bu çizgiden çok hızlı ama aşamalı bir şekilde kopuş yaşıyor. Tıpkı Marx’ta olduğu gibi “tam tersi” bir siyasal ve felsefi-ideolojik çizgiye geçiş yaparak Marx’ın, İkinci Dönemine bağlanmış oluyor. Dolayısıyla Kaypakkaya, Lenin’in ve Mao’nun da İkinci Dönemine bağlanırken bilhassa Mao’nun önderlik ettiği Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin adını da özellikle anıyor.

Marksizm ilerlemeci ve materyalisttir

İlerlemecilik ve materyalizm, Marksizm değildir

Marksizmi dönemlere ayırarak ele aldığımız bu metinde konumuzla ilgisi olacak iki ekol ve teoriye daha gönderme yapmak zorunlu görülüyor. Birisi, daha çok üst yapı kurumlarından, sanat, dil, kültür gibi konulardan yola çıkarak Marksizme katkıda bulunan Frankfurt Okulu ve yapısalcı Marksizmin simge isimlerinden olan ve “ideoloji” analizleriyle Marksizmin sınırlarını genişlettiği iddiasında olan, aynı zamanda Fransız Komünist Partisi’nde de yönetici düzeyde çalışmış bulunan L. Althusser’dir. Frankfur Okulu’nun Adorno ve Horkheimer gibi düşünürlerin birlikte yazdığı “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı kitabın adından da anlaşıldığı gibi Aydınlanmayı, Hegel’i ve bir ölçüde Marx’ın Birinci Dönem dediğim sürecindeki görüşlerini eleştirmişlerdir. Bu ekol ve düşünürler bana kalırsa Mao’nun ve ÇKP’nin temel olarak pratikte yaptıkları mücadeleyi teoride (felsefede) yapmışlardır. Gerçi Mao Teori ve Pratik adlı çalışmasındaki birçok düşüncesinden dolayı teoride de özgün bir pozisyon almıştır.

T. W. Adorno ve M. Horkheimer’in yazdığı Aydınlanmanın Diyalektiği, Marx’ın ve ardıllarının dünyaya diyalektik bakması gerektiğini söyler. Konumuz için şunu söylemek kaçınılmazdır: Marx’ın Birici Dönemi ile ilişkilendirdiğimiz ve kulağa hoş gelen Aydınlanmadan bilim ve akılcılığa, modernizmden laiklik ve ilerlemeciliğe, daha çok liberalizme özgü anlayışlara bir düşmanlık söz konusu değil. Onlara eleştirel bakmak, koşullara göre de reddiyeler çıkarmak gerekir. Yanlış olan Marksizmin bu kavramlara, tezlere ve teorilere indirgenmesidir. Yani Marksizm laiktir, ilerici ve Aydınlanmacıdır; ama Marksizm bunlara indirgenemez. Çünkü Marksizm, bazı noktalarda bu anlayışlarla örtüşse de öte yandan bunları aşar ve bazı tarihsel kesitlerde de bunlarla çatışır: Marksizm ilerlemeci ve materyalisttir; oysa materyalizm ve ilerlemecilik Marksizm değildir.

Althusser ise Mao’ya ve “Kültür Devrimi”ne olan merakıyla bilinir. Benim buradaki Marx’a ve Marksizme getirdiğim yorum ve dönemlere ayırmam bakımından özgündür. Çünkü Althusser de Marx’ın iki dönemi olduğunu ileri sürer. Benim söylediklerimi daha önceden söylemiş gibi bir yaklaşım içinde olsa da benim yaptığım ayrımın bağlamı tamamen değişiktir. Althusser “genç” ve “olgun” Marx’ı ayırarak, Marx’ın bir epistemolojik kopuş yaptığı iddiasındadır. Benim de “Epistemolojik Kopuş” adlı kitabım adını buradan almaktadır. Fakat tekrar etmek gerekirse “kopuş” un bağlamları ve savunduğumuz içerikler birbirinden farklıdır. Althusser’e göre Marx, öznelcilikten nesnelciliğe (ekonomik determinizm) geçiş yaptı. Benim yorumuma göre Marx, birçok konuda Birinci Dönemden kopmadı, görüşleri evrime uğradı. Aydınlanmayı, felsefeyi, yabancılaşmayı, özne sorununu ele alış tarzı, bilime bakışı, devlet görüşü değişti. ÇKP ve Kaypakkaya’nın Marksizmle kesişim noktasını da bu yenilenen görüş ve bakışlar oluşturmuştur.

Birinci ve ikinci döneme bağlanma

Kaypakkaya’daki evrimsel gelişme

Kaypakkaya, başlangıçta büyük çoğunluk gibi modernizmi, devleti, Aydınlanmayı, laikliği, Atatürk’ü, bayrağı, cumhuriyeti, onun faziletlerini savunuyor. Sonra TKP’ye bağlanıyor. Uzun sürmez onun buradaki duraklaması. Yalnızca M. Suphi’yi alıyor. M. Oruçoğlu’nun yazdıklarına bakılırsa bu yıllarda Kaypakkaya, tıpkı diğer sol hareket ve anlayışlar gibi Kemalizmi halkın ittifakı olarak görüyor. Zaten bu yıllarda ilişkide bulunduğu çevreler devletçiliği, milliyetçiliği, ilericiliği sosyalizm zanneden çevreler. Doğan Avcıoğlu (Yön), Dağlarca, İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesi, Varlık dergisi, Oktay Akbal, Çetin Altan vs. Bu çevreyi Marx’ın Birinci Dönemiyle bile ilişkilendirmek zordur. Sonra TİP’in içinde örgütlendiğini görüyoruz, ama parlamentarizmden kopması da uzun sürmüyor. Sonra MDD’li oluyor. Kaypakkaya, tüm bu “devrimci” örgütlerin, Marx’ın Birinci Dönemine bağlandıklarını adeta biliyor! MDD içinde ordu vurgusuna karşılık işçi-köylü vurgusuna önem veren grup ile birlikte hareket ediyor. Oysa bu grup da (TİİKP) modern değerleri sosyalizm zanneden, anti emperyalizm adına faşist devlet geleneğini savunan milliyetçi bir gruptur.

Demek ki Kaypakkaya’nın kendi çizgisini inşa etmesi, ancak ve ancak Marx’ın Birinci Dönemine sızan ve bütün dünya komünistlerini olduğu gibi ülkemiz devrimci ve komünist hareketlerini de etkisi altına alan liberal unsurların “büyük oranda” temizlenmesinden sonra mümkün olabiliyor. Bu değişimde okudukları ve dönemin çalkantılı siyasal gelişmeleri etkili oluyor elbette. Yine M. Oruçoğlu’nun yazdığına göre Kaypakkaya, bu çalkantılı yıllarda birçok eser yanında Devlet ve Devrim, Teori ve Pratik, Ulusal Sorun, Emperyalizm, Doğanın Diyalektiği ve daha da önemlisi Manifesto’yu ve Kapital’in Birinci Cildini okuyor ki, bu eserler İkinci Dönem dediğimiz eserlerdir, okuyanı değiştirmemesi olası değildir. Bu noktadan itibaren Kaypakkaya, ülke ve dünya sistemine karşı bütünlüklü bir analiz, eleştiri ve mücadeleye girişiyor. Kendi çizgisini proleter, diğer akım ve anlayışları ise küçük burjuva devrimciliği olarak değerlendiriyor. İttifak gibi algılanan siyasal rejimin ise baştan itibaren faşizm olduğu ileri sürülüyor.

Marx’ın ve Marksizmin dönemlenmesi, eğer bir nebze gerçekleri yansıtıyorsa, ülkemizin Kaypakkaya dışındaki siyasal öznelerinin de bundan nasibini aldığ anlaşılmaktadır. Şu yorumun ilginç olduğunu düşünüyorum. TKP, kurulduğu günden beri Marx’ın Birinci Döneminin sınırlarını aşamamıştır. Aydınlanmacılık, modernizm, sekülerizm ve bilimcilik Marksizm sanılmıştır. Halen de toplumumuzda bu düşünce yaygındır. Seküler oldukları için sermayenin faşist partilerinin bile “sol” olarak algılanması bundandır. Deniz Gezmiş’in izlediği çizgi, Marksizmin erken yani Birinci Dönemine karşılık gelmektedir: Aydınlanmacı, modern, ilerlemeci, seküler, devletçi… Mahir Çayan’nın düşünüş tarzına da Gezmiş’te olduğu kadar olmamakla birlikte Birinci Dönem egemendir. Yalnız şu var ki, gerek Deniz gerekse Mahir, teoride Birinci Döneme bağlanmış olsalar da uyguladıkları devrimci pratikle de büyük oranda İkinci Dönemden izler taşırlar.

Sınıfsal mücadele-Ulusal mücadele

Mekanın ve ittifakların genişliği

Son olarak bir kez daha Kaypakkaya lehine konuşabiliriz. Çünkü onun, Lenin, Stalin ve Mao gibi figürlerin ortaya koydukları teori ve uygulamalardan da yararlanarak birçok bakımdan Marksizm-Leninizm-Maoizm’e katkı yaptığı da ileri sürülebilir. Rus Devrimi ile Doğu’ya kayan devrim mücadelesi Kaykapkaya aracılığıyla Mezopotamya’ya kadar genişleme olanağı bulmuştur. Kentler kırlarla birlikte diyalektik bir dengeye kavuşmuş, sınıfsal mücadele, ulusal mücadele ile ilişkilendirilmiştir. Lenin, Stalin ve Mao’da gerekli ilgiyi görmeyen Anadolu’daki devrimci halklar, Kürtler başta olmak üzere Ermeni, Arap ve benzerleri devrimci özneler olarak ele alınmıştır. Kürdistan halklarının bugünkü belirleyiciliği de Kaypakkaya’nın öngörülerinin doğruluğunu işaret etmektedir. Bileşenleriyle birlikte ele alındığında HDP olgusu ve bunun belirleyiciliğini de Marksizmin İkinci Dönemine bağlamak mümkündür. Bu yüzden Panel’de TJA adına konuşan panelistin dil ve üslubunda bazı yanlışlar olsa bile ona serbest kürsüde yapılan eleştirilerin yanlışlığını vurgulamak isterim. Bu eleştiri ve itirazların Marx’ın Birinci Döneminden enerjisini aldığını düşünüyorum. Bu eleştirilerin aşırısı da bilindiği üzere sosyal şövenizmdir.

Ayrıntısı bir yana Kaypakkaya, ezilen ulusların devlet kurma, kendilerini bağımsız olarak gerçekleştirme haklarını savunurken, Şeyh Sait hadisesi dahil olmak üzere tüm Kürt isyan ve direnişlerini savunurken, Ermeni halkına ve benzer azınlık halklara milli zulüm uygulandığını ileri sürerken de hocalarından bir adım ileride, bir yazarın dediği gibi “tarihin önünde yürüyen” birisidir. Çünkü o, devrimin mekanını genişletmekle birlikte ittifaklarını da genişletiyor. Genişletirken de Marx’ın İkinci Döneminin izini sürüyor. Marx bu Döneminde “İrlanda sorunu”nda görüş değiştirerek, İngiliz İşçi sınıfının kurtuluşunu ulusal mücadele yürüten İrlanda halkının mücadelesine bağlamıştı. Keza Engels de Almanya’da Köyüler Savaşı kitabındaki tezlerle, devrimin ittifaklarını köylülere denk genişletmişti. Dolayısıyla Kaypakkaya’nın köylülüğü ve Kürt “merakını” anlamak zor olmuyor.

Aktüele temas ederek bitirebiliriz. Kürt sorunu konusunda Marx’ın Birinci Dönemi’nde kalan Türkiyeli örgüt ve partilerin sürekli bir ayrışma ve küçülme yaşadığını, bunun –daha az olmak üzere- Kaypakkayacı hareketler için de geçerli olduğunu görüyoruz. Bu kesimler, metnin içinde de işaret edildiği üzere ulus devleti bağımsızlık, milliyetçiliği anti-emperyalizm; Aydınlanmayı, bilimciliği ve laikliği ise sosyalizm zannediyor. İşte bu yüzden bilhassa ülkemizde ulusal sorun ve milli zulüm politikaları açısından Kaypakkaya’nın, hem Türkiye sol hareketini hem de “hocam” dediği Lenin, Stalin ve Mao’yu düzelttiği iddiası yabana atılamaz.

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler

  • Birlik, Cephe ve Güç-Eylem Birlikleri!

    Demokrasi anlayışı ve devlet tasavvurumuz da değişik siyasi niteliklerdeki devrimci sınıf güçleriyle demokratik ve...

  • Çaya zam uygulandı!

    ÇAYKUR, ‘artan yaş çay ürün, işçi ve işletme maliyetleri’ nedeniyle çaya zam yapma kararı...

  • Devrimci Örgüt Bilinci

    Hile ve entrikadan uzak durmak, dürüst ve açık olmak, bölünmeyip birleşmek temel alınması gereken...

  • “Kazanma Siyaseti!”

    Genel geçer sözlerle devrimci sloganlar atmak, genel stratejik doğrular beyan etmek yetmiyor. Bunları ete-kemiğe...