Takip Et

Makaleler

Küresel savaş denklemi

“Emperyalist ülkeler işgal planlarını ülkelerin mevcut durumuna göre bir tavır alış olarak algılamazlar. Bir olur olmazın içinde hiç olmazlar, çıkarlar söz konusu ise gereği yapılır demektir”

Günümüzde uluslararası ilişkiler devlet çıkarları gözetilerek yürütülür. Küresel Savaş denklemi Günümüzde uluslararası ilişkiler devlet çıkarları gözetilerek yürütülür. Egemen güçler plan ve hedeflerine koydukları işgali başarmak için, hep pusuda yatar ve bekler. Bunun daha etkili ve sonuç verici olmasını isterler. Son 30 yılda “küreselleşme” kavramı; işgal, müdahale tarzı, jeopolitik, jeostratejik, jeo-ekonomik vb. öneme sahip bölgeler üzerinde yoğunlaşmış ve giderekten de baskı ve savaş sürecinin yaşandığı ve halen devam ettiği gerçeği vardır. ABD ve uluslararası emperyalist güçler bu öneme sahip bölge ve ülkeler üzerinde egemenliklerini pekiştirerek önemli güç olabilmişlerdir. Bu güçler, ısrarla dünyada ekonomik güçlerini ön planda tutarken, buna takviye olarak militarist yapı ısrarla öncelikli olmuştur. Emperyalist güçlerin ekonomik ve askeri ilişkisi iç içe geçtiği için, biri olmadan diğerinin başarısı söz konusu değildir. Bu güçlerin bu iki alandaki üstünlükleri ortak üretim gücünde bulurken, restoresini bu denklem üzerinde sürdürmüştür.

Küreselleşme süreci zaman zaman ve de tarihsel olarak 1990’lı yıllar vurgusu yapılır. Bu iddiaya göre ABD’nin (Amerika Birleşik Devletleri) dış politikasının Batı’dan Doğu’ya kaydığı iddiasıyla dillendirilerek bu değişim gündem olmuştur. Bu politikanın da baş aktörlerinin de neo-con (yenimuhafazakâr) olarak bilinen ve ABD’nin üstün militarist gücünü öne süren- savaştan yana militarist çevreler olarak bilinir. Bu ülkenin savaştan yana müdahaleci politikasını son 30 yılla sınırlandırmak doğru bir saptama değildir. Zira, 5 Temmuz 1950’de başlayan Kore Savaşı’ndan (1) beri izlenen ABD’nin dış politikası, 1990’ların neo-con’lardan farklı bir siyaset güdülmemektedir, isim ve taktiksel değişikliklere rağmen. Hangi dönem olursa olsun ve bir parti ayrımı yapmaksızın, ABD’nin dış politikadaki uygulaması bakidir. Yani, Amerikan ve uluslararası sermayenin çıkarlarının korunması noktasında bir farklılık düşünmek söz konusu olamaz. Bu anlayış gerek savaş ortamında ve gerekse de uluslararası arenada yürütülen diplomatik görüşmelerde olsun, hep aynı amaç uğruna tek bir çizgide kalmayı yeğlemişler.

Neo-con’ları temsil eden Amerika’daki “Cumhuriyetçilerin silahlanmaya yaptığı harcamaları, Demokrat’lar dönemlerindeki silahlanma harcamasının çok gerisinde kalmıştır”. (2) Dolayısıyla, bir partinin “demokrat” sözcüğünü taşır olması yeni Amerikaları keşfetme yede gerek yoktur.

İşgalci güçler kısa ve uzun vadeli işbirliğine yönelirken, en ufak bir isteksizlik karşısında bunu dayatırlar. Bunun en açık örneğini Irak işgalinde gördük. Dolayısıyla bu ilişki bütününü hükmeden ve de belirleyen en önemli “determinist” faktör “güç” olmuştur. Amerika’nın savaş tarihindeki müdahaleler ve de büyük silahlanma Demokratlar döneminde olmuş olması pek şaşırtıcı değildir. Çünkü onların siyasal geleneklerine bağlı en önemli yaptırım gücü “demokrasi” ve yeni işbirlikçi güç ve alanların yaratılmasında olmuştur:

– Truman, Harry S, 1945- 1953, Demokratlardan ABD Devlet Başkanı. Kore Savaşı, 1950 – 1954.

– Kennedy J. F. 1960 – 1963, Demokratlardan ABD Devlet Başkanı. Vietnam Savaşı, 1 Kasım 1955 – 30 Nisan 1975.

– Johnson, L.B. 1963 – 1968, Demokratlardan ABD Devlet Başkanı. Golan Tepeleri’nin işgalinde İsrail yanlısı ve geleceğe bir kara leke olan bir devlet politikasını izlemiştir.

– Carter, J. 1977- 1981 Demokratlardan devlet Başkanı. Carter döneminde Ortadoğu’yu ve yakın bölgeyi cehenneme çeviren birçok olay yaşanmıştır. (3)

1967’de işgal edilen Golan Tepeleri, ABD’nin 1981’de İsrail’le verdiği çok yönlü destekle olay bir anlamda meşru görülürmüş, dolayısıyla İsrail işgal ettiği toprakları adım adım sahiplenmek gibi bir siyaset güder. İşgalden günümüze dek Birleşmiş Milletlerin özel bir karıyla bu toprakların Suriye’ye 2 aittir olduğunu ve bunu resmiyete deklare eder görünür olmasına rağmen o bölgeye İsrail’den başka kimse adım atamaz olmuştur. İşgale maruz kalmış binlerce aile, örülen dikenli tellerin arkasından yakın köylerde bulunan akrabalarına yüksek sesle bağırarak ancak hasret giderebilmekteler. Kelimenin tam anlamıyla Ortadoğu’da örneğine az rastlanan bir trajikomik durum yaşanıyor. Bölgede 1967’den bugüne değişen hiçbir yok, tüm gelişmeler İsrail’in lehine devam ediyor.

Zira İsrail Başkanı Benjamin Netanyahu Mart 2019’da ABD’ye yaptığı bir ziyaretinde çarpıcı açıklamalarda bulundu. Bu ziyarette ABD’nin tam desteğini alırken; Netanyahu uluslararası basın önünde “İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri’nin sonsuza dek İsrail toprağı olduğunu beyan eder”. (4)

Netanyahu’nun bu açıklamasına Arap ülkelerinden gelen tepkiler ‘dostlar alışverişte görsün’ yaklaşımından öte bir içeriğe sahip değildir. Bu tavır tam anlamıyla denize su taşımak gibi yansıdı.

Emperyalist ülkeler işgal planlarını ülkelerin mevcut durumuna göre bir tavır alış olarak algılamazlar. Bir olur olmazın içinde hiç olmazlar, çıkarlar söz konusu ise gereği yapılır demektir. Bu anlatımı bariz bir örneklemeyle açmak gerek. 2003’de Irak işgali ABD’nin önderliğinde oluşturulan Çokuluslu Koalisyon Kuvvetleri ile başlamıştı. Bu harekette 34 ülke yer almıştı ve bunlardan 16’sı NATO üyesi ülkeler ve 18’i ise ABD’ye ve Batı’ya “dost müttefik” diyebileceğimiz ülkelerdi. İlginç olanda bu 18 ülkeden askerlerin ne Ortadoğu’ya ve ne de Avrupa’ya sınırdaş konum söz konusuydu.

Örneğin; Güney Kore, Japonya, Tayland, Honduras, El Salvador, Dominik Cumhuriyeti, Nikaragua, Singapur, Moğolistan, Filipinler ve Yeni Zelanda gibi ülkeler. (5)

Başka güçlerin çıkarları için bir savaştaki buluşmanın çelişkisi, elbette o ülkelerin gönüllük temeline dayanan bir “dost” ilişkisi değildir. Bu olsa olsa, zayıfın güçlü karşısındaki çaresiz düşüşüdür.

Emperyalist güçlerin ittifak hali bir başka coğrafyada yaşandı ve halen devam etmektedir. ABD komutasında ve Batı ile işbirliği kapsamında, 1996 -2001’e kadar Afganistan’da iktidarı elinde tutan Taliban’a rejimine karşı olmuştu. Koalisyon güçleri 2001’de Taliban rejimine son verdiler. Bu müdahaleye 50 ülkeden katılım olurken, bunlardan 27’si NATO üye ülkeleriydi. Afgan işgaline toplam 130 bin asker katılmıştı ve bunlardan 90 bini Amerikan askerleriydi. 2008’de 51 bin asker İSAF (Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü) gücü olarak Afganistan’da kalmaya devan etti. Yine bunlardan 26’sı NATO ülkeleriydi. ISAF 2014 Aralığında dağıldı, bu tarihten itibaren birçok ülke askerlerini geri çekti. Bu dönem dünya basınından düşmeyen bir söylem vardı; “kim kime karşı savaşıyor”? Özetle tüm bu gelişmeler bir anlamda, işgalci güçlerin haksız bir savaşın çıkmazında olduğu düşüncesini doğrular anlama geliyor! Ağustos 2018 itibarıyla Afganistan’da 39 ülkenin asker sayısı 16 bine düşerken, halen Afganistan’da Taliban, İŞİD ve benzeri İslamcı örgütlere karşı savaş devam etmekteler.

Kaynaklar

1- Leurdijl, J. H. “Wereld Politiek”, Coutinho, Bussun2001, sayfa 70. 2- Van der Pijl, Kees, “Amerikaanse Nucleaire Hegemonie en de Conflicten”, Syllabus Universiteit van Amsterdam 1986, sayfa 150, 169. 3- Ibidem, sayfa 169-171. 4- De Volkskrant, 22 maart 2019, Nederland. — *https://www.haaretz.com>Israel News (22-03-2019). – *https://www.bbc.com/news/world-middle-east-48031045 (23 Nis 2019). 5- De Volkskrant, 17 Mart 2004, Nederland.

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler