Takip Et

Makale

Kör şiddet, Yıkılan Bir Kent, Ağlayan Tarih: Palmira…

“IŞİD ve türevi vandal çetelerin iddialarına bakılacak olursa, tarih de, kültür de, insanlık da, inandıkları “kutsal değerler”le başlamak ve onun izanına-nizamına uygun düşen sınırlar içinde kalmak zorundaydı! Tarih ve uygarlık mirasının acımasızca yok edilimesi de, “yoldan çıktığı”nı düşündükleri insanların kellelerinin kesilmesi de, kadın ve çocukların esir alınıp köle mezatlarında satılması da “meşru” ve “kutsal bir hak”tı onlar için.”

Kaç yaşındaydı Palmira? Kimlerin emeği sinmişti onun taşına toprağına? Kaç nesil eksiltmişti sokaklarında ve kimlere yurt, sıcak bir sığınak, yuva olmuştu bu kent?

Dört bin yıla uzanan tarihi boyunca nelere tanıklık etmiş ve kaç kez yağmalanmış, yakılıp yıkılmıştı haramilerin, yağmacıların elinde?

Uygarlığımıza beşiklik etmiş olan bu Mucize kent, IŞİD barbarlarının aptal ve vicdansız gayretiyle bir kez daha yakılıp yıkıldı, varlığı paramparça edildi işte.

Biliyoruz… Savaşlar sadece ve doğrudan insana yıkım getirmiyor. Aynı zamanda o güzelim kentlerin, insan yaratıcılığının enfes örneği o sanat eserlerinin ölüm fermanını da imzalayabiliyor kolayca.

Gelmiş geçmiş en büyük savaşlardan birini çok değil, günümüzden sadece yetmiş yıl kadar önce yaşamıştı insanlık. Bunun trajik sonuçlarını telafi etmek hiç de kolay olmamıştı dünya için.

Saldırgan Faşist Almanya dünyayı kana bulamakla yetinmemiş, ayak bastığı kentleri yakıp yıkmada, insanlık için ortak uygarlık değeri haline gelmiş pek çok tarihi kalıntıyı, sanat eserini tahrip etmede de hiç ikircikli davranmamıştı.

Öyle ki, faşist orduların işgaline maruz kalan ülkelerde yağmalanmamış bir tek müze, galeri ya da tarihi mekan kalmamıştı. Bu gün bile çan kuleleri yıkılmış ve bir utanç abides gibi duran onlarca mabet, yapı yer alır Avrupa’da.

Komünistleri, Yahudileri, Çingeneleri ve diğer ‘düşman’ bellediklerini topladıkları Almanya’daki Dachau, Avusturya’daki Mauthausen, Letonya’daki Kaiserwald, Polonya’daki Auschwitz kampları kafi gelmemiş olmalı ki, Berlin’de askeri amaçlarla kullanılan izbe bir sığınağı çeşitli ülkelerden, hatta Almanya kentlerinden yağmaladıkları sanat eserleri için bir tür ‘toplama kampı’ haline getirmeyi de ihmal etmemişti faşistler.

1945 yılının Mayıs ayında Sovyet Kızıl Ordusu Berlin’e girdiğinde, bu “kamp”ın varlığı da bütün vehameti ve çıplaklığıyla açığa çıkmıştı sonunda.

Aralarında Henri Schliemann adındaki define avcısının Troya’dan çalıp yurtdışına kaçırdığı ‘Priamos Hazinesi’ne ait olanlar da dahil, binlerce sanat ve tarih eseri bu ‘sığınak’ta toplanmış, savaş koşullarında fena halde tahrip olmuş ve yazık ki bir çoğu tanınmaz hale gelmişti.

Berlin’e giren Kızıl Ordu’nun başındaki komutanlar bu dehşet manzara karşısında şaşırıp kalmışlardı. Albay S. I. Tyulpanov ancak şunları söyleyebilmişti o şaşkınlık anında: “Siz Almanlar, sanat eserlerini, dünya kültürünün bu muhteşem hazinelerini gerçekten çok kötü korudunuz ve böylesine tehlikelere maruz kalmalarında suçunuz var. Ama bütün bu sanat eserlerini ait oldukları yere geri götüreceğimiz günler gelecek. Çünkü Sovyet halkı, sanat eserlerine hiçbir zaman savaş ganimeti gözüyle bakmadı, bakmayacak…”

O zor yıllarda ve sınırlı olanaklara ragmen, faşistlerin elinde heder olan sanat eserlerinden hayatta kalmayı başarabilenler tekrardan eski yerlerine, ait oldukları mekanlara döndüler gerçekten. Ama bu şansa sahip olamayan pek çok eser sonsuzca yitip gitti yazık ki.

İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden yıllar geçti. Naziler yenilip tarihte hak etikkleri yere gönderilerdiler sonunda. Ama mesele bununla sınırlı kalmadı. Bu kez başka savaş belaları tebelleş oldu başımıza. Tarih yepyeni barbarlık örneklerini kaydetti hafızalara. ABD’nin Irak işgaliyle başladı yeni kültür mirası kıyımı. İşgalci ABD ordusunun denetimindeki Irak’ın müzeleri -tıpkı diğer varlıkları gibi- yağmalanıp talan edildi kısa sürede. On beş binden fazla sanat eseri yurtdışına kaçırıldı ve mafya aracılığıyla mezata sunuldu. Yaşanan bombardımanların arkeolojik veri alanlarında yarattığı tahribat ve yıkımın bilançosu ise doğru düzgün çıkarılamadı henüz.

Sonra IŞİD adlı sapkınlar çetesi girdi devreye. Suriye ve Irak’ta kentleri-kasabaları ele geçirmeye başladığında, hepimizi dehşete düşüren bir şiddet pratiğini tereddütsüz bir şekilde üstümüze boca etmeyi iş edindi kendine.  

Kurşuna dizmeler mi dersiniz, kelle kesmeler mi, yürek sökmeler mi…

Hepimizi insanlığımızdan utandıran olaylara tanıklık ettik yeniden. IŞİD canilerinin işlediği cinayetleri gösteren ve bizzat kendileri tarafından kayıt altına alınmış olan yüzlerce video servis edildi dünyaya.

İnandıkları tanrının yeryüzündeki eli ayağı olmuştu bu sapkınlar güruhu sanki. Egemenliklerini ilan ettikleri toprakları tam anlamıyla cehenneme çevirdiler kısa sürede. Dünyanın egemenleri hiç utanıp sıkılmadan sessizce ve sinsice izledi bu süreci. Hatta el altından destek çıkanlar oldu bu canilere.

İnsan kıyımı yetmemiş olacak ki, onun yaratıcılığının en güzel örneklerini de kısa sürede tahrip etmeye başladılar. İtikatlarına göre, heykel, büst, anıt gibi şeyler ‘cahiliye çağı’ndan kalmaydı ve ‘putperest’liğin devamıydı. Müzeler, kütüphaneler ise ‘din dışı mabetler’di zaten.

Musul kentindeki kütüphanede bulunan sekiz bin kitap ve örneği olmayan pek çok elyazması eser bu anlayışla ve anında yakılıp yok edildi malesef.

Üç bin yıllık Asuri kenti Nimrud da bu kıyımdan payına düşeni fazlasıyla alıp yıkıldı.

Bu vandallığın başka bir örneğine, Afganistan’ı yıkıma sürükleyen ve IŞİD ile aynı zihniyete sahip olan Taliban çetesinin uygulamalarında tanık olmuştuk bir kaç yıl önce.

IŞİD ve türevi vandal çetelerin iddialarına bakılacak olursa, tarih de, kültür de, insanlık da, inandıkları “kutsal değerler”le başlamak ve onun izanına-nizamına uygun düşen sınırlar içinde kalmak zorundaydı! Tarih ve uygarlık mirasının acımasızca yok edilimesi de, “yoldan çıktığı”nı düşündükleri insanların kellelerinin kesilmesi de, kadın ve çocukların esir alınıp köle mezatlarında satılması da “meşru” ve “kutsal bir hak”tı onlar için.

Kelle kestikleri baltalarının, kılıçlarının aynı zamanda tarih, uygarlık ve sanat eserlerine yönelmesi elbette kaçınılmaz olacaktı bu durumda!

Tarihi geriye çevirip “hoşlanmadıkları” şeyleri düzeltemeyeceklerine göre, kör ve vicdansız bir şiddet dalgasıyla onun izlerini yok etmek tek “çözüm yolu” olarak kalıyordu geriye.

Öyle de yaptılar zaten.

Bu kör şiddetin kurbanlarından biri oldu işte, dört bin yaşındaki Palmira antik kenti.

Testerelerini, baltalarını alıp öfkeyle saldırdı bu kadim ve de savunmasız kente IŞİD güçleri. Aslında onların derin bir nefret duygusuyla saldırıp yok ettikleri sadece antik bir kent değildi; uygarlığımızın ortak hafızasıydı aynı zamanda.

Dört bin yaşındaki bir kentin yakılıp yıkılması, hepi topu 1400 yıllık tarihe sahip kör bir itikatın “yaratılış tasarımı”na aykırı duran şeylerin başına nelerin gelebileceğini göstermesi bakımından bulunmaz bir örnek olarak görüldü ve bize böyle sunuldu bu utanmazlık.

Harcı yoksul kanıyla karılmış olan saraylarının girişine tuhaf kılıklı, kılıçlı-kalkanlı bi takım herifleri dizip güya “İslam ve Türk tarihini yeniden tasarlayan” Ankara’daki efendilerin IŞİD çetelerine büyük bir gayretkeşlikle destek sunmaları ise başka bir rezalet örneğiydi zaten.

İnsanlıktan çıkmak adına olmadık kılıklara giren bu vicdansız sürü, dünyanın gözü önünde Palmira’nın devasa sütunlarını, heykellerini, büstlerini tam bir vandallıkla kırıp parçaladı acımasızca.

Bir korku filmini izler gibi izledik hepimiz bu vahşeti.

Palmira tarihi boyunca pek çok saldırıya, fetih hareketine, işgale, yağmaya maruz kalmış bir kentti.

Eskinin  işgalcileri, yağmacıları, Palmira’yla özdeşleşen emek ve yaratıcılık örneği heykelleri, büstleri, sütunları, freskleri “Tanrısal yaratıcılığa” rakip olarak görüp tümüyle parçalama başarısını gösterememişlerdi tarih boyunca.

İnandıkları tanrının gücünün yetmediğini düşünmüş olmalılar  ki, onun adına hareket ettiğini iddia eden sapkın IŞİD çetelerine düşmüştü sonunda bu uğursuz “görev!”

Baltalarıyla, testereleriyle tahrip etmeyi başaramadıkları yerleri bomba düzenekleriyle paramparça etme soysuzluğunu bile gösterdiler sonunda.

Dört bin yıllık bir tarihin verileriyle dünyamızı zenginleştiren Palmira, ciğeri beş para etmez bir grup meczup sapkının ve destekçilerinin marifetiyle son kez ve böylece yakılıp yıkıldı işte!

Cellatlarının elinde hepi topu on ay boyunca kaldı bu kent. Ama yaşadığı yıkım bu kısa zamanla ölçülemeyecek oranda büyük oldu.

Katil IŞİD çeteleri sökülüp atıldı bu antik mekandan bir süre sonra. Palmira’dan geriye sadece tahrip edilmiş devasa sütunlar ve antik bir tiyatro kalabildi ancak. Üstelik bu alanlar bile mayınlarla, bombalarla tuzaklanmıştı özenle.

IŞİD’in kovulmasıyla beraber, kentte yapılacak onarım çalışmalarını desteklemek amacıyla bir girişim başlattı UNESCO.

Bu da başka bir ikiyüzlülüktü ya, neyse…

Palmira’nın imdadına sahici duygularla ilk koşan yine sanat oldu. Rusya’nın köklü sanat kurumlarından olan ‘Marinsky Senfoni Orkestrası’ yıkıntılar arasında, “Palmira için Dua et: Müzik Antik Kalıntıları Canlandırıyor” adı altında bir dayanışma konser verdi.

Daha düne kadar IŞİD adlı kanlı çetenin insanları infaz ettiği Palmira’nın antik salounda J. S. Bach, S. Prokoviyev, Rodin Shchedrin’in eserleri çınladı. Bu müzik şölenini yüzlerce insan dinledi hüzünle.

Kültür, sanat, uygarlık düşmanı güçler, tıpkı demir kıtalarıyla dünyaya korku salan Alman faşistleri gibi yenildi nihayetinde. Bize umut taşıdı bu hal elbette. Ama o vandal güçler -yine tıpkı Naziler gibi- arkalarında onarılması güç bir yıkıntı bıraktılar yazık ki…

Palmira’da gördük bunu biz …

Sen talihine ağla şimdi Palmira…

Biz, örselenen insanlığımıza …

Yazar: Zafer Yılmaz

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler