Takip Et

Makaleler

Kimlik Çatışmaları/Erdal Emre

İnsanlığın en temel sorunun, sınıfsal parçalanmışlığın ve tahakkümün üstünü örten “kimlik”lerin, toplumsal hiyerarşinin en diplerinde debelenenler için bir tür teselli işlevi görmesi de toplumsal gerçeğin bir başka yanıdır.

 “’Ötekine’ ne kadar yakından bakarsan, onda o kadar kendini görürsün. Irkçılık, milliyetçilik, ‘öteki’ne bakmayı bilmeyenleri cezbediyor.”[1]

Salman Rushdie

Geçen yüzyıl boyunca kimlik çatışmalarının Balkanlar ve Ortadoğu’ya neler kazandırdığı malum. Öyle ki bu boğazlaşmalar dünya dillerine  Balkanisation/ Balkanlaşma” diye bir deyim bile kazandırmıştı. Kimlik eksenli boğazlaşmaların “Ortadoğulaşma” adıyla yer bulması da başka bir örnek.

15 Mart’ta yeni Zelanda’daki “son” cami katliamına ışık tutulduğunda, kimlik çatışmalarının nasıl harlandığını, hangi faktör, aktör ve azmettiricilerin yeniden sahne aldıklarını anlamak zor değil.

2011 Temmuz’unda Oslo ve Utoya adasını kana bulayan Anders B. Breivik, gerek katliam tekniği, gerekse de yayınladığı 1500 sayfalık manifestoyla, Brenton Tarrant gibi yeni kuşak Hristiyan-beyaz kimlikçi katillere ilham kaynağı da olacaktı.

B. Tarrant’ın 74 sayfalık manifestosu, Breivik manifestosunun kısaltılmış kopyasından öte bir şey değildi.

“Avrupa’yı çok kültürlülükten temizlemek”, başlatılacak “muhafazakâr devrim”lerle “İslami yayılmayı durdurmak”, “kitlesel göç̧ ve Müslüman göçmenlerdeki yüksek doğum oranlarının neden olduğu beyaz soykırımı”nı engellemek gibi argümanlar artık silahlı eylemlerin gerekçelerinden biri oluyordu!

Tarih en büyük cinayetlerin tanrı, din, ırk ve millet patentli kimlik histerisiyle işlendiğine tanıklık ediyor. Son yıllarda Avrupa’da oluşan “Kimlikçi Kuşaklar”, “Kimlik Hareketi”, ”Kimlikçi Blok” gibi neofaşist grupların gelişme hızına ve “manifesto”larındaki hedeflere bakıldığında görülen şey, tarihin toplumlara sunduğu trajedilerinden hiçbir şey anlaşılmadığıdır.

“Cami de dahil İslamiyet’i temsil eden bütün eserler yıkılmalı; Urduca, Arapça, Farsça ve Somali dilleri yasaklanmalı” diyen ırkçı/kimlikçi fenomeninin başlıca kurbanlar listesi Müslümanlarla sınırlı da kalmıyor. Açık ve gizli “üst/üstün kimlik”çilerin kurbanlar listesi Kuzey Afrikalılar, Siyahlar, Yahudiler, Romanlar, Eşcinseller ve tabiki Komünistler/Anarşistler… şeklinde uzayıp gidiyor.

Kimliğin Çoklu İşlevi

Gürül gürül yabancılaşma, çürüme ve çatışma üreten iki kaynak, günümüz dünyasını resmediyor: Aşırı servet ve aşırı sefalet.

Fakat bir şeylerin bu olgunun üstünü kapatması, kapatamıyorsa bile dikkatleri buradan uzaklaştırması gerekiyor.

Bu iki uç arasındaki sınıfsal makas açıldıkça, tüm insanlığın katılımıyla yaratılan toplumsal zenginlik çok küçük bir kastın tekeline geçtikçe daha çok “din/tanrı”, “vatan/millet”, “kültürel kimlik” konuşmaya başlamamız bir rastlantı olmasa gerektir.

Uğruna ölüme gidilen, toplu katliam yapılabilen bir kimlik deliliğinin hangi nedensellikler içinde oluştuğu ve nasıl bir dünya sisteminin eseri olduğu sır değil. Baş sorumlular elbette ki “dünyayı yeniden dizayn eden” egemen kastlardır. Ancak, son 40 yıldır dilimize, zihnimize yapışan “kimlik” merkezli bu kavramların bunca alan kazanmasında “Aydın”ların, “Düşünür”lerin etkili payları olduğu da yadsınamaz.

Çoğunlukla postmodern saflardan taşınan “iktidar, otorite ve şiddet her yerdedir” (felsefi anlamda doğru yanlar içeren) tezi sıklıkla, devasa bir mali sermaye imparatorluğunun tüm dünyayı rehin alan mutlak iktidarını kalfanın çırak üzerindeki İktidarıyla, cama taş atan çocuğun eylemini bir bombardıman filosunun şiddetiyle eşitlemekte ya da aradaki farkı silikleştirmektedir. Durum böyle olunca da, ortada halk hareketlerini, toplumsal devrimleri meşru kılacak kayda değer bir iktidar ya da şiddet kaynağı da kalmamaktadır. “Şiddet”, “iktidar”, “totaliter otorite” gibi kavramlar tarihsel, ideolojik, sınıfsal vb. sebep ve işlevlerinden arındırılarak geniş bir alana yayıldığı zaman, varılacak mantıksal sonuç da buna uygun oluyor.

Oysa elverişli, eşit koşullar yaratıldığında bırakalım kimliklerin, sınıfsal katmanların birbirilerini tepelemelerini, kimi etçiller dahi birbirilerini yemekten zamanla vazgeçebiliyorlar. Örneğin, açlık ve can güvenliği korkusunun ortadan kalktığı durumlarda köpeğin kediyi, kedinin de fareyi yemekten vaz geçmekle kalmayıp aynı mekanda mutlu-mesut bir arada yaşayabildikleri görülüyor.

Toplumları sağan, gezegenin zenginlik kaynaklarını vahşice yağmalayan tekellere, her biri birer imparatorluk halinde merkezileşmiş olan küresel kartellere ciddi hiçbir itirazı olmayan postmodernler, halklara yerelleşmelerini, bol “kimlik”li, “çok kültürlü” olmalarını, sorunların çözümünü buralarda aramalarını ve varoluşlarını buralardan kurmalarını önerebiliyorlar.

1980’li-90’lı yıllardan itibaren sol safları da hızla etkileyen postmodern bakış, küresel iktidarları, ekonomik, politik ve askeri şiddetin asli kaynaklarını/sorumlularını gizleme/perdeleme işleviyle yükümlü kıldı kendini.

Bütünlüğe, ortak yanlara, evrensel gerçeğe karşı çıkan postmodernizm, lime lime edip önümüze attığı bir fotoğrafın parçalarıyla oyalanmamızı istiyor bizden.

 “Akademik can sıkıntısı”na iyi gelen, “Aydın afyonu” pek çok düşünce yöntemi gibi postmodernizm de, Aydın’a isyan ve hapis gibi tehlikelerden uzak durmanın yol ve yöntemlerini de sunar.

Egemen sistemleri kutsamakla mükellef Aydın tipi, devlet iktidarı ve İdeolojik hegemonya olmadan hiçbir muktedir gücün uzun zaman ayakta kalamayacağını iyi bilir. Kapitalizmin doğal ve toplumsal zenginliklerin nasıl yağmaladığının ve bunu hangi endüstriyel çaplı beyin yıkama teknikleriyle maskelediğinin de pekâlâ farkındadır. Ama o yine de, muhalifin gözündeki çapağı işaret eder, muhalifin bununla uğraşmasını öğütler ısrarla.

İnsanlığın en temel sorunun, sınıfsal parçalanmışlığın ve tahakkümün üstünü örten “kimlik”lerin, toplumsal hiyerarşinin en diplerinde debelenenler için bir tür teselli işlevi görmesi de toplumsal gerçeğin bir başka yanıdır.

Kimlik kavramı, kendini “biz” ve “diğerleri” ayırımı üzerinden inşaa edip farklılıkları mutlaklaştırarak “ayniyet ve aidiyet” duygusunu fetiş haline getirmesi, kültür ve insan toplulukları arasındaki ortak yanları yok sayması gibi olumsuz bir işleve de sahiptir.

Kimlik Tahakkümü

Biyolojik ya da toplumsal evrim içinde oluşmuş/oluşturulmuş sosyokültürel kimliklerin varlığını kabul etmek, onların meşru demokratik haklarını savunmak ve zoraki asimilasyonla yok edilmelerine karşı durmakla kimlikçilik yapmak farklı şeylerdir.

Egemen sistemlerin kimlikler üzerinde kurduğu baskılara karşı çıkmak, onun temel demokratik haklarını savunmak için sorunlu bir “kimlikçilik” alanına savrulmak gerekmiyor. Biliyoruz ki kimlikçilik, kimlik içi haklı-haksız, ezen-ezilen gibi sınıfsal/toplumsal karşıtlık ilişkilerinin üstünü de örter. Kimlikçiliğin kendi içindeki kimliklere karşı çifte standartlarla yaklaşması, yeni haksızlıkların üretilmesine ve dolayısıyla bir başka çelişik boyuta işaret eder ayrıca.

Kimlikçi kendi mensubuna “diğerleri”nden ne kadar “üstün” olduğunu anlatırken, niyet dışı ve gelecekte ırkçılığa dönüşecek bir “etnomerkezcilik” de enjekte eder ya da en iyimser deyimle direnç noktalarını zayıflatır.

Dışa karşı cemaatinin “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir topluluk” olduğu masalını anlatırken, içeride de hak talebinde bulunan dipteki sınıfsal katmanlara, “ne fitne-fesada uyup homurdanıyorsunuz. Hepimiz kardeşiz, dilimiz, inancımız bir. Aynı kanı taşıyoruz…” diyerek bir çeşit tahakküm uygular.

“Kimlikleri ayırmama, birini seçmeme hakkım var. İnsan kimliğim bana yeterli” diyenin ise zaten vay haline!

Fakat canlı hayat bildiğini okuyor:  En bağnaz kimlik retoriği dahi ekonomik çıkar dürtüsü, can güvenliği endişesi ya da bir başka tercihle dinler, mezhepler ve uluslararasında  “kimlik” değiştirmeyi engelleyemiyor. Bir zamanlar uğruna kan döktüğü Müslüman kimliğini bırakıp din dışına çıkmak, Katolik kimliğinden vazgeçip Protestan olmak gibi gelgitler görülmedik/duyulmadık şeyler değil.

Toplumların üretim tarzlarından, ekonomik kaynaklarının sömürgeleştirilmesinden kopuk “kimlik savaşları” var sanmak, tarihsel, sosyolojik bir yanılgıdır. Karl Marks’ın (bir Amarikan dergisine verdiği bir yanıtta) söyledikleri günümüze de ışık tutar derinlikte:

“Üretim biçimi, toplumsal, siyasal ve genel olarak entelektüel hayatın niteliğini belirler şeklindeki görüşlerimin, maddi çıkarların egemen olduğu zamanımız için doğru oldukları, ama hristiyanlığın egemen olduğu Orta-Çağ için, politikanın egemen olduğu Atina ve Roma için geçerli olmadığı ileri sürülüyor. Her şeyden önce, Orta-Çağ ile eski dünya konusundaki bu kokuşmuş lafları bir başkasının bilmediğini sanması insana garip geliyor. Bununla birlikte, şu kadarı besbellidir ki, ne Orta-Çağ Katoliklik ile ne de eski dünya politika ile karnını doyurabilirdi. Tam tersine, şurada Katolikliğin, burada politikanın niçin başrolü oynadığını açıklayan şey, orada yaşayan insanların yaşamlarını kazanma biçimleridir” [2]

Biyolojik, nesnel faktörlere bağlı olanlarını saymazsak eğer, yaygın öznel kullanımında kimlik kavramı ırk, din, dil, medeniyet, millet gibi tüm kategorileri kapsayacak denli elastik, muğlak bir kavramdır. Toplumların hareket halindeki değerler sistemini, içerdikleri karşıtlıkları, ölüp gidenle yaşayıp gelişen öğelerini anlamakta/açıklamakta yetersiz, hatta özürlüdür.

Egemen sistemin arzusu, kimliklere boğulmuş bir siyasal, kültürel yaşam döngüsünde kalmamız ve “kimliklerden kimlik beğenme özgürlüğümüz ”ün baki kalmasıdır.

Yeter ki, kimlik eksenli eşitsizliklerin, esaretin asli kaynaklarını görmeyelim!

Yeterki, “dünyanın ‘Balkanlaşma’sı ya da ‘Ortadoğu’nun dünyalaşması’ ancak ve ancak yeni tipte devrimci kalkışmalar ve halk hareketleriyle engellenebilir” demeyelim!

Yeterki, yeryüzü cehenneminin arka plan ekonomik, politik ve sınıfsal nedenlerini sorgulamayalım!

Ve yeterki, “bu çılgınlığın yegâne seçeneği Komünal bir uygarlık yoluna girmektir” demeyelim!

[1]

http://blog.milliyet.com.tr/kuresellesmeden-vazgecmemek-lazim/Blog/?BlogNo=31371

[2](Y.O./ Nietzsche ve Postmodernizmin Gerçek Yüzü/ s.178)

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler