Takip Et

Makaleler

Kayıp Bir Hafızanın Peşinde

Sorgulamalarıyla, ulaşabildiği yeni bilgileri sağlıklı bir şekilde analiz edip sentezlemesiyle, kendini sürekli yenilemesiyle, araştırma-öğrenme arzusuyla, gerçeği eğip bükmekten ve karartmaktan başka hiçbir işe yaramayan tabulara, tutuculuğa, itikat ve biata karşı sert itirazıyla karakterize olan bir aklın cezaevinde ve mahkemeler karşısında edilgen-ketum davranması elbette beklenemezdi.

İbrahim Kaypakkaya’nın katledilmesinin üzerinden yarım asra yakın bir zaman geçti.

Doğrudan takipçisi olduğunu söyleyen kollektiflerin etkisizliğine ters orantılı olarak, onun temel düşüncelerinin toplumun ileri kesimlerinde giderek daha çok ilgi görmeye, karşılık bulmaya ve değer kazanmaya başladığı biliniyor.

Hakkında yazılmış olan yeni yazıları okurken, onun tutuklu olarak Diyarbakır askeri cezaevinde geçirdiği son günlerinde nelerle uğraştığını, dikkatinin merkezine hangi sorunları yerleştirdiğini merak ettim. Bu yüzden de, savcıya verdiği o ünlü ifadesini, tanık anlatımlarını, babasına ve yoldaşlarına yazdığı mektupları, günümüze kalabilmiş sınırlı sayıdaki belgeyi tekrardan ve olabildiğince okuyup haleti ruhiyesini anlamaya çalıştım.

Ardında bıraktığı metinlerden de anlaşılacağı üzere, yerleşik sol siyasal-ideolojik değerler de dahil, genel olarak ezberletilmiş resmi tarih kurgusuna, siyaset tarzına, toplum, sınıflar ve sınıf mücadelesi gerçeğine epeyce farklı bakmayı başaramış bir kişilikti Kaypakkaya.

Sorgulamalarıyla, ulaşabildiği yeni bilgileri sağlıklı bir şekilde analiz edip sentezlemesiyle, kendini sürekli yenilemesiyle, araştırma-öğrenme arzusuyla, gerçeği eğip bükmekten ve karartmaktan başka hiçbir işe yaramayan tabulara, tutuculuğa, itikat ve biata karşı sert itirazıyla karakterize olan bir aklın cezaevinde ve mahkemeler karşısında edilgen-ketum davranması elbette beklenemezdi.

Diyarbakır tutukevine getirilip bir hücreye kapatıldığında, gericiliğin 12 Mart darbesi ile halka, ilerici-devrimci-komünist güçlere karşı başlattığı olağanüstü saldırı furyası devam ediyordu. Yakalandığında yaralıydı ve sonrasında aylar süren bir “sorgu”dan geçirilmiş, fazlasıyla hırpalanmıştı.

Bu devleti ve ona kumanda eden zihniyeti iyi tanıyordu. İşte, şimdi onun elinde politik bir tutsaktı artık Kaypakkaya.

O döneme ait belgeler gösteriyor ki, devletin temsilcisi olarak karşısına çıkan savcıların, istihbarat uzamanlarının ve ordu paşalarının ortak dili, Kaypakkaya’ya “ölümlerden ölüm beğenmesi”ni hatırlatmaktan ibaretti.

Çünkü daha PDA içerisindeyken kaleme aldığı ve “Beş Temel Belge” adıyla bilinen programatik görüşleri karşısında devlet güçleri adeta dehşete düşmüştü. Öfkeyle ve sık sık, “Bunları sen mi yazdın?” diye sormalarının nedeni de buydu zaten.

Tehditler hiç şaşırtmıyordu Kaypakkaya’yı. Ama bu tehditleri olgun, soğukkanlı bir komünist gibi yanıtlamaktan da geri durmuyordu. 

Dahası, altına imza atacağını belirtmekle yetindiği bu programatik görüşleri yakında başlayacak olan mahkemede yapacağı siyasi savunmayla daha etraflıca anlatacağını açıklıyordu büyük bir özgüvenle.

Devrim, eşitlik ve özgürlük davasının kendisine yüklediği tarihi sorumluluğun bilincinde olarak, karşı devrimin ölüm tehditlerine asla boyun eğmiyor, onlara teslim olmuyor ve önlerinde diz çökmüyordu.

Tutukevine götürüldüğünde istediği ilk şey, kendisine bir kalem ve bir defter verilmesi olmuştu. Çünkü siyasal ve ideolojik meselelerle ilgili olarak planladığı çalışmalara kaldığı yerden devam etmek, tezlerini derinleştirmek ve bunlara yenilerini eklemek istiyordu.

Babasına yazdığı son mektupta, o olağanüstü koşullarda bile yaşama nasıl tutunduğunu ve gelecek planlarını açıkça görmek mümkündür. Keza yoldaşlarına yazdığı, ama devletin eline geçen mektubunda da davasına olan bağlılığını, devrimci cesaretini, öz güvenini, mücadelede ısrar iradesini ve fark edebildiği oranda hatalara karşı uyarılarını görebiliriz.

Diyarbakır askeri tutukevine getirildiğinde hücrede tek başına tutulduğu, kimseyle görüştürülmediği, avukat ve tanık anlatımlarıyla sabittir. Öte yandan devlet adına bazı etkili ve de yetkili zatlar tarafından hücresinde sık sık “ziyaret” edildiği de bilinmektedir.

Davayı soruşturan istihbaratçı yüzbaşı Yaşar Değerli’nin yanısıra, “ziyaretçi”lerinden biri de, önce CENTO’da, sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda istihbarat ve planlama daire başkanlığı yapmış olan Orgeneral Şükrü Olcay’dı. Bu paşa 1971 yılında Diyarbakır 7. Kolordu komutanlığına atanmış, 1973 yılında ise Orgeneralliğe terfi ettirilerek Yüksek Askeri Şura üyesi yapılmıştır.

 Kaypakkaya, 19 Nisan 1973 tarihinde hastaneden sevkle Diyarbakır’daki tutukevine getirilişinin hemen ardından, 21 Nisan 1973’te son savcılık ifadesini veriyor. Bu demek oluyor ki, polis ve savcılık soruşturması 21 Nisan tarihi itibariyle ve esasen tamamlanmış durumdadır.

Mahkemesinin kısa sürede başlayacağını hesaba katarak, incelemeyi, sonuçlandırmayı ve kayıt altına alarak mahkeme huzurunda açıklamayı düşündüğü konuları başlıklar halinde tasnif etmiş, ortaya şöyle bir “Savunma taslağı” çıkarmıştı:

1) Komünizm Hayaleti

2) Komünizm nedir?

3) Sosyalizm nedir? Proletarya ihtilali ve sosyalizmin inşası

4) Türkiye’de devrimin karakteri?

a) Osmanlı toplumu (Feodal toplum),

b) Avrupa’da kapitalizmin doğuşu ve gelişmesi- Feodal Osmanlı toplumunun yarı, sömürgeleşme süreci,

c) Emperyalizm, yarı-sömürge, yarı-feodal Osmanlı toplumu (1870’lerden l900’e kadar),

d) 1908 devrimi, özellikleri, sonucu,

e) Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savaşı,

f) Ekim devrimi ve Türkiye,

g) Kurtuluş savaşı, özellikleri, sonucu,

h) 1920’lerden 1940’lara kadarki gelişmeler (Aynı dönemde dünyadaki değişmeler),

i) İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye,

j) 1945-1950, k) 1950 iktidar değişikliğinin anlamı? DP dönemi,

l) 1960 askeri darbesi, MBK,

m) Koalisyon hükümetleri,

n) 1965-1969-1971 (12 Mart) AP iktidarı dönemi,

o) 12 Mart sonrası gelişmeler,

p) Türkiye’nin bugünkü yapısı (Genel özet ve sonuç) (Siyasi, iktisadi, toplumsal yapı)

İktisadi: Yarı-sömürge, yarı-feodal.

Siyasi: Yarı-bağımlı. (ABD emp. komp. bü. burj. ve toprak ağalarının ask. faş. dikt.

Toplumsal: İşçiler, köylüler,şehir küçük burjuvazisi, milli burjuvazi, komp. büyük burjuvazi, toprak ağaları…

Kültürel:

Askeri:

Milli Mesele:

5) Bağımsız, demokratik, özgür ve mutlu bir Türkiye için: Demokratik halk ihtilali.

a) Demokratik halk ihtilalinin saflarında yer alacak sınıflar – Proletarya: Önder güç – Köylülük: Temel güç. – Şehir küçük burjuvazisi: Güvenilir bir müttefik. – Orta burjuvazi: İstikrarsız bir müttefik.

b) Demokratik halk ihtilalinin düşmanları: – Emperyalizm – Komprador büyük burjuvazi – Toprak ağaları.

c) Demokratik halk ihtilalinin yolu: Karşı-devrimcişiddeti, devrimci şiddetle altetmek.

d) Demokratik halk ihtilali uzun ve çetin bir mücadele ile (halk savaşıyla) başarıya ulaşacaktır.

e) Halk savaşının stratejisi:

f) Halk savaşında üç stratejik aşama:

g) Demokratik halk devletinin programı:

– Emperyalizmin, büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğünü yıkmak, halkın demokratik diktatörlüğünü kurmak.

– Emperyalizmi kovmak

-borçların iptali

– anlaşmaların feshi

-sermayelerinin müsaderesi.

– Komprador büyük burjuvazinin sermayesinin vs. müsaderesi.

– Toprak ağalarının topraklarına el koymak -köylülere parasız dağıtmak.

– Banka ve faizci-tefeci borçlarının iptali.

– Milliyetlere ve dillere eşitlik, kendi kaderini tayin hakkı.

– Kadınlara eşit statü

– Bütün din ve mezheplere eşitlik

– Artan oranlı vergi

– Herkese iş – İşçi sınıfına demokratik haklar ve daha yüksek bir hayat seviyesi

– Çin H.C. ve A.H.C ile enternasyonal bağlar kurmak.

– Kültürel alanda emperyalizmin ve feodalizmin tasfiyesi.

h) Demokratik halk devletinin perspektifi: Sosyalizm ve komünizm

6) TKP(ML) ve TİKKO – Doğuşu (şartlar) – Gelişmesi – Eylemleri – İdeolojisi-politikası-örgütlenmesi – Niçin gizli örgüt? – Gizlilik nedir? İllegalite nedir? – Amaç

7) Sonuç I- Ekonomik koşullar

a) Arazinin Coğrafi Konumu

b) İklim

c) İşlenen arazinin Durumu, Sulu-Susuz Verim Durumu

ç) Kullanılan Tarım İlaçları

d) Yerleşme Yerlerinin Seçiminde Dikkat Edilen Hususlar

e) Tarımın Özelliği (Çiftlik Anlayışı) Hayvan vb.

f) Ticaret Durumu (Geçim Kaynakları Olarak)

g) Pazar Durumu (İç, Yakın İlçelerde vb.)

ğ) Endüstrileşmenin Etkileri-Makineleşme-İnsan İşgücü

h) Mevsim Farkının İnsan Yaşamındaki Etkileri

ı) Ekonomik Yardımlaşma (İmece vb.)

i) Geçime Dayalı Göç Durumu

II- Toplumsal Koşullar

  1. Geçim Kaynaklarına ve Diğer Etkenlere Bağlı Olarak Sınıfsal Yapı
  2. Sınıflar Arası Ortak Ölçü (Kıstas) İlişkiler
  3. Aileler Arası İlişki ve Aile Nüfus Durumu; Evlenenler, Ayrılma Durumu
  4. Ölümler, Hastalıklar, Sağlık Koşulları
  5. İşgücü Değerlendirilmesi
  6. Kadın-Erkek Durumu (Ailede Yönetim) Kadının Görevleri, Erkeğin Görevleri
  7. Miras Durumu
  8. Çevrede Gençlerden Beklenen Davranışlar, Gençlerin Yaşlılardan Bekledikleri
  9. Toprak Ağaları, Şeyhlik vb. Durum
  10. Zengin-Fakir Arasındaki Yaşam Farkı, Anlayışları
  11. Köylerin İdaresinde Etkili Olma Durumu: Fakir, Ağa, Zengin vb.
  12. Sınıfların Devlet Anlayışları, Devletten Bekledikleri ve Aldıkları
  13. İş Sahibi Olma Eğilimi, Çalışmanın Nasıl Görüldüğü

III- Kültür Koşulları

  1. Okuyanlara Karşı Tutum
  2. Okuma-Yazma Durumu: Kız-Erkek
  3. Çevredeki Eğitim Kurumları
  4. Çevredeki Eğitimin Öğrenci ve Velileri Üzerindeki Etkisi
  5. Siyasi Parti ve Atatürk’e Karşı Düşünceleri
  6. Din ve Mezhepleri; Bunlara Karşı Tutum ve Davranışları
  7. Daha İyi Bir Düzen İçin İstekleri

IV- Siyasi Koşullar

  1. Mevcut Rejim Anlayışları
  2. Politikacılar Hakkındaki Düşünceleri
  3. Parti Çalışmaları vb. Durumların Etkileri
  4. Dış İlişkilerin Etkileri
  5. Milliyet Anlayışları
  6. Çevrede Son Zamanlarda Meydana Gelen Devrimci Eylemler ve Etkileri
  7. Devrim Anlayışları
  8. 1965 Sonrasında Çevreyi Etkileyen Devrimci Şahıs, Grup ve Hareketler Sınıf Mücadeleleri ve

Köylü Kitlelerinin Bilinç Seviyesi Üretim Dalları Sıkıyönetim dönemi

1) Muhtıra metni

2) Erim’in 23 Nisan konuşması (Balyoz)

3) Birinci Erim Hükümetinin programı (Reform kabinesi)

4) “Reform” tasarıları

5) Sıkıyönetim Bildirileri ve açıklamaları

6) İkinci Erim Hükümeti programı (II. Erim Kabinesi)

7) Reformlar: a) Asayiş reformu. b) Adli reformlar: Anayasa değişikliği (1961 anayasası, Erim değişikliği), Güvenlik Mahkemeleri. c) İktisadi reformlar. d) Mali reformlar

8) Melen Hükütenin programı (Melen kabinesi)

9) Talu Hükümeti

10) Sunay’ın partilere “tartışmayı kesin” ihtarı

11) Önemli kanunlar (bu arada çıkmış olan)

Oldukça detaylandırılmış bu “Savunma Taslağı” incelendiğinde, Kaypakkaya’nın aslında bununla derli toplu bir parti-devrim programını hedeflediği, her bir başlığın ciddi bir iktisat, tarih, sosyoloji çalışması gerektirdiği rahatlıkla anlaşılır.

Yaralıyken ve ağır bir polis-mit sorgusundan henüz çıkmışken, üstelik tecrit koşullarındayken böylesine kapsamlı bir taslak hazırlaması, ama ardıllarınca bu taslağın nerdeyse hiç anılmaması, üzerine çalışılmaması, tartışılıp sonuçlandırılmaması gerçekten son derece ilginç ve şaşırtıcıdır.*

Oysa bu taslak Kaypakkaya ile ilgili olarak savcılığın düzenlediği “hazırlık soruşturması” dosyasına da girmiş, hatta bazı kitaplarda bile yer almıştır. Yani kolayca ulaşılabilecek, bilinen bir belgedir bu.

Anlaşılamaz olan şey, bunun geçmişten günümüze kadar görmezden gelinmiş, yok sayılmış olmasıdır.

Olası spekülasyonlara ve yanlış anlamalara mahal vermemek için şunu hemen belirtelim ki, İbrahim kendi koşullarında bir tabu yıkıcısıdır ve bu yazının amacı ondan yeni bir “tabu yaratmak” değildir. Bir tarihsel olguyu ve sonrasında yaşananları yeniden gözden geçirmek ve bunu bir deneyim olarak anımsamak ya da muhataplarına anımsatmaktır.

Kaypakkaya’nın yakın arkadaşları ve ardıllarının onun devrimci davasına ve hatırasına elden geldiğince sadık kalmaya çalıştığı, takipçisi olduğu açıktır. Eğer aksi bir iddia sözkonusu edilecek olursa, onun görüşlerinin topluma yayılmasının, kurucusu olduğu yapının maddi bir güce dönüşmesinin zaten izahı yapılamaz.

Devletin onca baskısına rağmen, Kaypakkaya’nın siyasal-ideolojik görüşleri ve davası etrafında zamanla onbinlerce insanın toplanmış olması; pek çok insanın zındanı, işkenceyi, ölümü göze alıp bu uğurda mücadeleye katılması, yüzlerce insanın mücadele içinde yaşamını feda etmiş olması da bu doğrultuda bize yeteri kadar veri sunup fikir vermektedir aslında.

Diyeceğimiz odur ki, nereden bakılırsa bakılsın; Kaypakkaya’nın formüle ettiği görüşler temelinde sürdürülen mücadele paha biçilemez önemde bir devrimci birikim, miras ve direnç örneği yaratmıştır.

Kuşkusuz bu işin bir yanıdır ve kolayca inkardan gelinemez.

Öte yandan onun takipçilerinin zaman içinde -türü ve boyutu konusunda hemfikir olunamasa bile- büyük hatalar yaptığı, onun fikirlerini adeta dondurduğu ya da onu tabulaştırdığı da açıktır.

Kaypakkaya’yı ve onun ideolojik-siyasal hattını tarihsel bir miras olarak kabul etmekle beraber, bu mirasın hatalardan arındırılıp güncellenmesinde, doğru temellerde derinleştip yetkinleştirilmesinde, mücadele süreçlerinin iyi yönetilmesinde bütün bir devamcıları ne yazık ki başarılı pratikler sergileyememiştir. 

İşte, sözkonusu “Siyasal savunma” taslağının tartışılamamış, gereğinin yapılamamış olması tam da burada bir anlam kazanmaktadır. 

Kaypakkaya geleneğinin ilk çıkışla birlikte “Beş Temel Belge” ve “On bir İlke” adıyla anılan görüşleri ve çalışma tarzını esas aldığı bilinmektedir. Keza sonraki süreçte bu çıkışın adeta dondurularak devrimci etki gücünün bir hayli sınırlandırıldığı, dumura uğratıldığı da sabittir.

Dünyanın ve coğrafyanın içinden geçtiği süreç, koşulların elverişsizliği, güç dengelerindeki orantısızlıklar ve daha pek çok “dış neden” sayabiliriz bu başarısızlığa. Bizim burada işaret etmek istediğimiz şey meselenin bu yönüyle ilgili değildir. Bizzat bünyenin taşıdığı zaaflar, yetmezlikler, beceriksizlikler, yanlışlar ve sorunlara nasıl yaklaşıldığıyla ilgilidir.

Bu durumun Kaypakkaya gibi parlak bir devrimci aklın siyasal-ideolojik cesaretiyle, ferasetiyle, performansıyla örtüşmediğini, onun bilimsel cüretiyle bağdaşmadığını ve takipçilerine yakışmadığını bu vesile ile bir kez daha belirtmeliyiz.

Kaypakkaya’nın hayatı pahasına var ettiği yapının siyasal, ideolojik ve örgütsel bakımdan kendini devrimci tarzda donatarak hatalardan arıdırması, sorunlarını bu temelde ele alıp çözmesi, birliğini ve gücünü yetkinleşmesi gerekirken, sığ gerekçelerle sık sık parçalanmalar yaşaması da bu düşünsel-siyasal öngörüsüzlük, atalet ve çıkışsızlıkla doğrudan bağlantılıdır.

Bugünden dönüp geriye baktığımızda, onca emeğe, mücadele kararlılığına ve fedakarlığa karşın, Kaypakkaya’nın ve devamcılarının yarattığı değerlerin arzulanan düzeyde ve gereği gibi kurumsallaşıp görevlerini yerine getiremediğini söyleyebiliriz. Bu durumun bir diğer önemli nedeni, kuşaklar arasında deneyim ve birikim aktarımında son derece beceriksiz, başarısız davranılmış olmasıdır. Öyle ki, geleneğin sürdürücüleri Kaypakkaya’nın sadece köktenci çıkışını, akıl yürütme yöntemini ve metodolojisini doğru zeminlerde kulanamamakla, onu mantıki sonuçlarına doğru ilerletememekle kalmamış, zengin deneyimler içeren sonraki öz pratiklerini devrimci tarzda soyutlanıp teori seviyesine çıkarmada da oldukça yeteneksiz davranmıştır.

Bu yazının konusu değil, ama yine de kısaca belirtelim. Burada, “Kaypakkaya siyasal-ideolojik, örgütsel hattını oluştururken hiç hata yapmamış mıdır?” sorusu sorulabilir. Hiç kuşkusuz onun da hatalı görüşleri vardı. Ama o, sürekli bir devrimcileşme, derinleşme, bilgiyle buluşma, eskiyle çatışma ve öğretici tartışma pratiği sergileyen; kavrayabildiği oranda taşlaşmış dogmatik yaklaşımlara, “geleneksel” siyasi alışkanlıklara, otoritelere, düşünce tembelliğine ve geriliğe pirim vermeyen bir komünistti. Kollektif çalışmayı, araştırmayı, ortak akılla düşünmeyi ve öğrenmeyi önceleyen bir tabu yıkıcısıydı. Doğallıkla da, düşünsel dünyasında ve pratiğinde yer alan hataları görebildiği ölçüde terk etmede hiç tereddüt etmemişti. Bilgiyle donanmayı, sorgulamayı önemseyen bir aklın kendi hatalarına karşı muhafazakar davranması elbette umulamaz. Aksi yönde davranmış olsaydı eğer, o yeni devrimci tezleri asla üretemezdi zaten.

İşte, İbrahim Kaypakkaya’nın tutukevinde sadece başlıklar halinde tasnif edip üzerinde çalıştığı, ama katledilmesiyle sonuçlandıramadığı “Savunma taslağı” da bunun çarpıcı örneklerden biridir.

 Öyle görülüyor ki, bir grup arkadaşıyla beraber PDA’dan ayrıldıkları sırada kaleme aldığı “Genel Eleştiri”yi bir iç tartışma metni olmaktan çıkarmak, onu yeni konularla zenginleştirip derinleştirmek ve böylece kapsamlı bir parti ve devrim programı haline getirmek düşüncesindeydi. Zaten o dönem yanında bulunan tanıkların anlatımları, sıkıyönetim yetkilileri ve savcılarla olan diyalogları da bunu doğrulamaktadır.

Peki, nasıl olmuştu da, İbrahim’in o ağır koşullarda özenle düşünüp planladığı “Savunma Taslağı” ayrımsız bütün ardıllarının dikkatinden kaçmış, önemsenmemiş, unutulmuş ve gereği yerine getirilememişti?

Geç de olsa bu soruyu yanıtlama sorumluluğu bir kaç kişiye değil, yarım asra uzanan bir tarih dilimi içerisinde çeşitli roller üstlenmiş tüm muhataplara aittir.

Kaypakkaya’nın hazırladığı, ama bir “hafızasızlık kurbanı” olarak sahipsiz kalan bu “taslak”a baktığımızda neler görüyoruz?

O dönem açısından bakılacak olursa, detaylandırılmış bu taslağın bir program yaratma arzusunun, arayışının ürünü olarak ortaya çıktığı söylenebilir.

Dahası, diğer metinleri de dikkate alındığında, bu gün bile pek çok çevrenin kıysından dahi geçmeyi başaramadığı siyasal-tarihsel sorunları marksist bakış açısıyla ve kendi nesnelliği içerisinde ele alma çabası olarak tanımlanabilir bu taslak.

Hem azami, hem de asgari programa ilişkin olarak taslakta yer alan can alıcı göndermeler, Türkiye’nin tarihsel ve güncel siyasal, itisadi, kültürel durumunun sorgulanmak istenmesi açıkça bunlara işaret etmektedir.  

İbrahim’in akıl yürütme, sorgulama, analiz ve kavramlaştırma yeteneğini diğer metinlerinden zaten biliyoruz.

Eğer koşulları olsaydı, “Savunma taslağı”nda yer verdiği konuları da yine bu bilimsel-devrimci yaklaşımla ele alacağını ve yine gerçekçi sonuçlara ulaşacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

O günün koşullarında hazırlanmış bu taslağın gerekleri yerine getirilebilmiş olsaydı, hiç kuşkusuz ki devrimci marksist hareketin önünde yepyeni ufuklar açılmış olacaktı.

Zafer YILMAZ

*Burada Kaypakkaya’nın “beş Temel Belge, On bir İlke” olarak bilinen tezlerinin tekrarlanmasının ötesinde bir çalışmadan söz edilmektedir. Bunun çok az istisnası olduğunu görüyoruz. Onun tezlerinin tamamlayıcısı sayılabilecek çok nadir çalışma olmuştur.

12 Mart döneminde tutuklu olan Muzaffer Oruçoğlu, Ali Taşyapan gibi arkadaşların bir görev bölümü yaparak “savunma Taslağı” üzerinde çalışmak istedikleri biliniyor. Bu çerçevede Muzaffer Oruçoğlu tarafından Osmanlı İmparataorluğu’nun iktisadi ve sosyal yapısı üzerine uzunca bir metin hazırlanmış, yazık ki o günlerin olağanüstü koşullarda kaybolup gitmiştir. Keza 1979’larda Erhan Gencer ve bir grup arkadaşın emek ürünü olarak ortaya çıkan “Sosyalizmin inşaası, sınıflar ve sınıf mücadeleleri”, “Bir Burjuva felsefi akımı olarak Dardeneycilik”, “Türkiye’nin iktisadi yapısı” konulu inceleme yazıları da aynı kaderi paylaşmıştır. Bilebildiğimiz kadarıyla, kaypakkaya’nın siyasal-ideolojik metinlerini destekler mahiyette ve elle tutulabilir durumda olan bir başka metin ortaya çıkarılamamıştır.

Günün Haberleri

Makaleler konulu diğer haberler