Takip Et

Makale

İnanç/Erdal Emre

İnanç kavramının alternatifi inanmamak değildir. Düşünce dünyası, “inanmak-inanmamak” ikilemine indirgenmeyecek kadar girift bir alandır. Gerçek seçenek, toplumların ve organik alemin doğal hareketini gözlem ve deney yoluyla anlamak/kavramak, ulaşılan sonuçları yeni veri ve bulguların ışığında gözden geçirmek, yeni ve üst düzeyde başka soyutlamalara ulaşma yöntemidir.

“Kimlik arayışına çıkan çoğu insan define avına çıkan çocuklara benzer. Bula bula anne babalarının onlar bulsun diye önceden sakladığı şeyleri bulurlar”

Yuval N. Harari

Zaman ve mekân içindeki yolculuğunu sürdüren inanç kavramı, insanlığın belki de en eski ve çok kullandığı birkaç kavramdan biridir.

Sıklıkla tanrıya, dine, enerjiye, şu ya da bu toplumsal davaya, ideolojiye, insan haklarına, demokrasiye, devrime, aşka, üst/üstün insana/kültüre, kimliklere, doğaya, teknolojiye, hatta bilime inandığımızıtekrar eder dururuz. Ya da karşı uca geçerek tersini söyleriz.

Peki, günlük yaşamda hemen hepimizin kullandığı inanmak, inanmamak gibi elastik nelerdir ve neleri ifade eder? İnanç eksenli düşünüş ve davranış tarzımızı aşarak toplumsal hareket ve düşünsel devinimlere daha analitik bakmakta zorlanırız?

Hemen belirtmek gerekir ki, tekli ve çoklu tanrısal/dinsel kültürel sistemlerin, kurgusal milliyetçi İdeolojik kalıpların, yerel ve küresel çaplı kurumların dayanağı olagelmiş binlerce yıllık zihinsel, kültürel tortulardan elde edilen inanç kavramını bir makale sınırları içinde kalarak incelemek elbette ki imkânsızdır. Ancak özetle de olsa, kabında durduğu gibi durmayan, gününümüz toplumlarının hiçbir temel sorununa çözüm olamadığı halde, zihinlerden başlayarak yeniden otorite olmaya çalışan inanç eksenli kalkışmalara değinmek gerekiyor.

Çocuk yaştan itibaren kişiye yüklenen farklı dozlarda dinsel, milliyetçi ya da başka etnosantrik anlatılar onun yaşamında bir ömür boyu etkili olabiliyor. Çocuğun zihinsel süreçlerinin, entelektüel korunma mekanizmalarının yeterince gelişmediği olgusu, zamanla güçlenen ön kabullerin, inanç ve iman gibi ruhsal koşullanmaların oluşum/gelişim seyri hakkında bizlere kayda değer ipuçları veriyor.

Binlerce yıl içinde oluşmuş kültürleri geriye doğru takip ettiğimizde ecdatlarımızın içinde yaşadıkları doğaya ve ekonomik, sosyal gelişimin yasalarına dair bilgilerinin daraldığını, giderek sefilleştiğini görürüz.

-50 yıl önce cep telefonu ve dizüstü bilgisayar tanımıyorduk. Dolayısıyla da Melborn ya da Newyork’taki bir yakınımızla görüntülü haberleşmenin, bir aylık bir bilgi işlemini birkaç dakikada gerçekleştirmenin kültürüne sahip değildik.

-100 yıl önce atom, 200 yıl önce ise elektrik enerjisi ve bilgisi bilinmiyordu. En varlıklılarca bile karanlıklar mum ve yağ lambalarıyla aydınlatılıyordu. Uçak, hızlı tren ve televizyon henüz yoktu. Bugün havadan birkaç saatte aldığımız mesafeyi birkaç ayda dahi alamıyorduk.

-1000 yıl geriye gidildiğinde matbaa, kitap, barut ve sayısız madenin bilgi ve kültüründen, alet-edevatından mahrum kalıyoruz.

-15 bin yıl kadar daha gidecek olursak 100-150 kişiyi geçmeyen Avcı-Toplayıcı kabileler halinde yaşadığımızı anlıyoruz. Tarım bilmiyoruz, buğdayı ve mısırı tanımıyoruz. Ne tek tanrı ve semavi dinleri, ne Vedaları ne de Avesta ve Kitâb-ı Mukaddes(ler)i tanıyoruz. Çünkü ortalıkta yoklar henüz. Ama bol miktarda totemlerimiz var, sorunlarımıza türlü şekillerde büyü yaparak, yalvararak çare arıyoruz. Korktuğumuz, izah edemediğimiz her doğa olayının mimarı varsaydığımız tanrılara türlü kurbanlar sunuyoruz.

İnsanlığın Çocukluk Çağı Olarak İnanç

Bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle açıklama çabası, beşeriyetin içinde yaşadığı doğa ve evrenin kendisini etkileyen, korkutan fiziksel hareket ve (gece-gündüz, mevsimler gibi) döngülerini açıklamadaki biçare çocukluk dönemlerine hastır.

Dünyanın koca bir filin sırtında durduğuna inanan adamın hikayesi, bu gerçeğe verilecek güzel bir örnektir: Adama filin neyin üzerinde durduğu sorulunca, dev bir kaplumbağanın sırtında duruyor demiş. Peki ya kaplumbağa?  Çok daha büyük bir kaplumbağanın sırtında. Peki ya o, çok daha büyük bir kaplumbağanın sırtında. Adam daha fazla dayanamamış ve “Boşuna sormayın. Ondan sonrası hep kaplumbağa” demiş. Böylelikle yeni soruların yolu kesilir ve devamında, “fil koca kulaklarını salladığında fırtına kopar ve fil öfkeyle titrediğinde yeryüzü depremlerle sarsılır” gibi detaylı tasvirler gelir.

 “Gök gürlemesi Hz.Ali’nin öfkesi, şimşek ise kamçısıdır” benzeri sözlü edebiyat değeri taşıyan masalların özü aynıdır ve bütün toplumların tarihinde böylesi öyküler bolca bulunur.

Bilgimizin yetmediği zamanlarda “ol!” komutu üzerine kâinatın oldurulduğuna, batan güneşin bize görünmediği saatlerde öbür dünyayı aydınlatmaya gittiğine ve daha 17. yüzyıl başlarına kadar dünyanın düz ve hareketsiz olduğuna inanıyorduk.

4300 kadar dinin herhangi bir tanrısına, her bir dinin sayısız mezhep ve tarikat gibi ve alt varyantlarına inanılan, tanrılarla mesaj alışverişi yaptığını iddia eden siyaset simsarı “Elçiler”in “kurtuluş” reçetelerine ölümüne onay verilen, hatta “cennet” ödülü ve sanal “hakikat”ler uğruna bedenlerini parçalara ayırarak “şehit” olmanın göze alındığı bir tarihten geliyoruz. Ne trajikomik bir durumdur ki, tarihin bu sayfasını henüz bütünüyle çevirebilmiş de değiliz. İnsanlığın yüzde yetmişini etkileyen Hristiyanlık, İslamiyet, Hinduizm, Budizm ve Şintoizm gibi büyük dinlerin bünyesindeki tanrı/inanç ve sembol delisi, erkek egemen/toplumsal cinsiyetçi güçlü tarikatların varlığı bu gerçeği yeterince kanıtlıyor.

İnancın Kaotik Alemi

Kuşkusuz bütün dinler, insan eseri büyük kültür fenomenleridir. Doğal olarak da bünyesinde insana ait bir öz, sayısız çelişik yorum ve kimi iyi ahlaki nasihatler barındırır.

Monoteizm’e “dinlerin son durağı”,”olgunluk dönemi” vb. diyenler olur. Vaktiyle siyasi, kültürel planda oynadığı kimi iyi rollere karşın, bugün sorun çözmekten ziyade, olan sorun ve çıkmazları derinleştirmenin bir tarafı haline gelmiştir. Bunu anlamak için “kutsal”ların mayın tarlası durumundaki Ortadoğu’nun haline bakmak yeterlidir.

“Seçilmiş halk ünvanı sizin değil bizimdir”,

“Tanrının oğlu İsa’nın katilleri Yahudiler mi, Bizanslılar mı?”,

“Her gün Aşure ve Heryer Kerbela” diyen Şiilerle Sünniler arasında süren İmâmet kavgası, İsa ve Hüseyin’in bitmeyen “çile”sinin devam eden kitlesel taklidi…

Hangi hayvanın, hangi usullerle boğazlanıp yenilirse “helal” mertebesine ulaşacağı; kadının, neresine kadar ve hangi renk çuvalla kapatılacağı; kadın ve erkek sünnetinin, tanrılara kurban sunma kültünün “olgun” ve “ilahi” monoteist versiyonları nelerdir?

İslam muhafızlarınca, “Öbür dünyaya bakire olarak gitmek günahtır” denilerek öldürülmeden önce tecavüze uğrayan İranlı genç kadınların hazin öyküleri; “cariye/köle pazarlarının” ümmet-î Muhammed tarihindeki kronolojik tasviri, “kutsal” referansları ve daha nice tekil, kollektif histeri ve sapıklık…

Ortadoğu ve yakın çeperi dinlerin, mezhep ve tarikatların insanlığa vaat ettiği sosyokültürel dünya düzeninin laboratuvarı ve merkez üssü gibidir. Yarı tımarhane yarı mezbaha ve bir kadın hapishanesi görünümündeki bu manzara, bir yanıyla da inanç ve iman eseridir… Her karışı farklı din, mezhep ve tarikatlarca “mübarek” ilan edildiği ve uğruna kan dökmeye hazır tetikte beklendiği için de sorunların köklü çözümü yönünde kimse adım atamıyor. Çünkü yaratılan korku egemen iklimde her an herkes, bir “kutsal”lık mayınına basıp havaya uçabiliyor.

“İlim-bilim” gibi kelimeleri ağzından düşürmeyen cümle ilahiyatçıların, zımni vazifeleri Kral, Sultan ve Şef iktidarlarına çanak tutmak olan cümle “elit”lerin şizofrenik yorum ve manevraları durumu kurtarmaya yetmediği gibi, yeni tipte aydınlanma hamlelerini saptırmakta ve kaosu daha da derinleştirmektedir. “Dine/inanca saygı” adına Mehdi/Mesih beklentisine, kadere, erkeklere göre dizayn edilen “cennet”  gibi dinsel ütopyaların yeniden üretimine yapılan bütün teolojik, siyasi yatırımlar, tepe noktasında kapitalist vahşetin bulunduğu sınıflı uygarlık açmazının sürgit devamına suç ortaklığı yapmaktan başka bir işe yaramıyor.

İnanmak mı, Anlamak mı?

Bilim(ler)in, muhalif felsefenin inanç kavramına getirdiği tanım, doğası gereği dinlerin kavrama yüklediği anlamdan tamamen farklıdır.

Ruhban alem inanca, “güven”, “zihin ve yürek birlikteliği”, “bütün doğruların temeli olan cevher bilgi”, “değişmez bir gerçeğe, bir şeye veya bir düşünceye gönülden bağlanma” gibi inceltilmiş anlamlar yükler.

Oysa “İnanç, bilginin bittiği yerde başlar ve inanç alanı bilgi dışı bir alandır”. [1] 

Kuantum fiziğinin felsefi düşünürü F. A. Wolf,  “Tanrı’nın varlığından emin misiniz? “ sualini; “Göremediğimiz  dokunamadığımız şeylerin varlığından emin olamayız  onun için inanç diye bir olgu vardır “ diye yanıtlar. [2]

Korkunun, doğa karşısındaki çaresizliğin, kozmik harekete akıl erdirememenin ta kendisidir tanrı inancı ve varsayılan semavi kanun koyucuculara yalvarma ihtiyacı. Doğası gereği soru ve eleştirilere kapalıdır inanç alanı. Yasaklarla dolu bu alanda serbest olan ise sınırsız övgü, nesiller boyu tekrar, yeni bilgileri deforme ederek mitolojik masalları yeniden oluşturma ve karikatür durumlara düşme pahasına inanç doğmalarını kurtarma çabasıdır.

Zahiri veya batınî, ortodoks ya da heteredoks dinlerin/inanç sistemlerinin -bütün iç iktidar çelişkisi ve sınıfsal çatışma faktörlerine karşın- ortak yanları, inanç kavramına yükledikleri kutsiyettir. Kavram bir kez dokunulmaz (sorgulanamaz) ilan edilince de mümin ve müritlerin yanında kaçınılmaz olarak çok miktarda mürted, münafık, münkir ve “inançsız” da icat edilir/üretilir.

İnanç kavramının alternatifi inanmamak değildir. Düşünce dünyası, “inanmak-inanmamak” ikilemine indirgenmeyecek kadar girift bir alandır. Gerçek seçenek, toplumların ve organik alemin doğal hareketini gözlem ve deney yoluyla anlamak/kavramak, ulaşılan sonuçları yeni veri ve bulguların ışığında gözden geçirmek, yeni ve üst düzeyde başka soyutlamalara ulaşma yöntemidir.

İnanmak yerine anlamayı tercih etmeyi, inancın kendini empoze eden baskıcı karakterini red etmeyi bir çeşit nihilizm ya da değerleri olmamak zanneden evrensel ölçekli bir sabit fikir vardır. Daha çok müzmin muhafazakâr saflarda rastlanan bu gerici şartlanmaya karşı bir tek şey söylenebilir: İnsanın yağmalamadan, tecavüz etmeden, başkasının emeğine el koymadan; canlılarla birlikte doğayı koruması/sevmesi için herhangi bir tanrıya ve dinsel ahlak sistemine ihtiyacı yoktur. Bunu anlamak için Küba, Çekya ve Çin başta olmak üzere Avrupa ve başka coğrafyalarda kendini ateist/din dışı olarak deklare eden 1 milyarı aşkın insanın yaşamına yakından bakmak yeterlidir.

Temelinde din kaynaklı, inanç eksenli “düşünme” yönteminin sol safları da derinden etkilediği, ya da solun bu dinsel düşünüş yönteminden tam olarak kurtulamadığı da ne yazık ki bir gerçek. İnanca, her ne kadar “saygı”, “güven”,”sevginin yoğunlaşmış ifadesi” gibi anlamlar yüklenirse yüklensin (ki bu tanımlamaların içinde kimi doğru öğeler olmadığından değil), sonuçta onun anlamayı zorlaştıran,  düşünme eylemininin önünü tıkayan işlevi ortadan kaldırılamıyor.

Ama hayat bildiğini okuyor. Belli aşamalarında durdurularak/dondurarak inanca çevirilen düşünsel süreçler ve kültürel fenomenler, bir zamanların hareket halindeki bilgisidir. Çünkü tüm bir doğa, evren ve toplumsal yaşam gibi düşünsel, kültürel yaşam da statik değil dinamik ve değişkendir. Muhafazakâr aklın bütün “kutsallık” uydurma ve dondurma çabalalarına karşın, her şey gibi zihinsel, kültürel süreçler ve toplumsal normlar da hareket halindedir. Kültürel devinim, doğa içinde sürekli hareket halinde bulunan, merak eden, inşaa eden, yıkan, yeniden kuran, dizginsiz bir rekabet sarmalına giren, her aşamada bilgi ve arayışını bir üst aşamaya taşıyan insanı geriden de olsa izler.

Yaşanmakta olan küresel çaplı çıkışsızlık halini derinliğine ve genişliğine anlamak/kavramak enerji tasarrufu sağlar, işleri kolaylaştırır…

Sonuç

Doruk düzeyde semavi dinlerin, Hinduizm ve Budizm gibi politeist dinlerin temsil ettiği inanç dünyası, donmuş buyruklarını, masal ve inanç doğmalarını tazeleyip güncelleyerek toplumsal, siyasal planda alan kazanmaya çalışıyo.  Özellikle de iktidar tatmış olanları kendi altın çağları olan engizisyonlarını özlemektedirler bir bakıma. İktidarların inanca/imana yaptıkları politik-ideolojik yatırımlar tabii ki maksatlıdır.

Bu olgusal gerçek, küresel bir film endüstrisi ve sosyal medya ağları sayesinde çocuğa yaptığı devasa ideolojik yatırımlarla “ulusların, bayrakların ve kapitalizmin sonsuzluğu” mitini yayan günümüz dijital sömürgeciliği için de fazlasıyla geçerlidir.

Evrensel mesaj ve çözüm reçeteleri getirdiğini iddia eden büyük dinler kadar, antik/arkaik zamanların inanç ve büyüleyici masal manzumeleri de günümüzün derin sınıfsal, cinsiyetçi yarılmalar üzerinde yükselen sorunlarının altından kalkacak kapasiteye sahip değildir.

Eski ve yeni dinsel, milliyetçi ve ultra kapitalist mitlerin karışımından elde edilecek kokteyl reçetelerle, bugünün giderek tehditkâr hal alan sorunlarına bütünsel yanıt ve çözümler bulma umudu da yanılsamadan ibaret bir zaman kaybıdır.

Benzer şekilde, tüm zamanların nihai durağına ve cennetine “proletarya ve onun diktatörlüğünü takip ederek ulaşılabilir” tarih okuması da yüzeysel ve indirgemecidir. Ya yüz yıla kalmaz da proletarya ve diğer çalışanlar bütün işini-gücünü robotlara, yapay hafıza ve nanoteknolojiye kaptırırsa (ki, “evrim”in doğrultusu bu yönde) ne olacak? Şimdiden konuşulan evrensel işsizlik yardımıyla evine gönderilmesi muhtemel işçi sınıfı, öngörülmeyen tarzda ortadan kalkarak “prekarya” saflarına transfer olursa ne yapılacak? Ne insanlığın evrensel yürüyüş serüveni duracak, ne de olan kapitalist delirmenin yegâne alternatifinin ‘Komünal bir uygarlık projesi’nin olduğu gerçeği ortadan kalkacaktır. Hesap dışı başka felaket senaryoları gerçekleşmedikçe tabii…

Komünizm alternatifinde ısrar edenlerin öncelikli görevi, ne bir ucundan inançlar sarmalına kapılmak, ne de onunla hedefsiz, yersiz ihtilaflara taraf olmaktır. İsteyenin istediği dinsel, mitolojik anlatıya inanma hakkı savunulmalıdır. Özellikle de siyasal planda ezilenler kategorisinde yer alan iktidar muhalifi inanç sistemleri içindeki görece rasyonel değerleri savunmakta hiçbir beis olamaz. Ancak, herbiri kendini yegâne “kutsal” doğru, diğerlerini ise “kâfir, sapkın, katli vacip” ilan eden inanç reçetelerine saygı duymak başka bir şeydir.

“İnanana saygı’ (bu ağırlıklı olarak bir siyasal tavırdır), ‘inanmayanın [anlama/kavrama yanlılarının b.n.] kendisine saygı’sını (bu siyasi, bilimsel ve ahlaki bir tavırdır) yok etmemelidir.”[3]

Durumun aciliyetini, çapını kavrayan bir ufuk genişliğiyle, özellikle de batinî/heteredoks inanç sistemlerine ve içerdikleri kimi dayanışma, paylaşım, doğayla kurulan görece harmonik ilişliler gibi yaşayan pozitif öğelere -ama kendi kalarak- sahip çıkmak önemlidir.

Tarih, dua ve yakarışlara karşılık beklemeyi kaldıramayacak denli vahim, küresel çaplı çözülme ve sarsıntıların eşiğine gelmiş bulunuyor.

Tanrıları/dinleri, bilimi, ahlakı, doğanın her karışını, özetle her şeyi paraya tahvil eden ultra-kapitalist barbarlık, insanlığın tamamını ve içinde yaşadığı ekosistemi ateş hattına sürmüş bulunmaktadır.

Yaratıcı, yapıcı aklın rehberliğine duyulan ihtiyaç her zamankinden daha günceldir.

Zira mevcut alarm hali, komünal bir uygarlığa olan yakıcı ihtiyacı yeniden teyid ediyor

***

[1]O. Hançerlioğlu / Felsefe Sözlüğü

[2] http://www.yeniyasamokulu.com/post/inanc-nedir

[3] https://gelenek.org/marksizm-ve-din/#easy-footnote-bottom-2-17762

Yararlanılan Kaynaklar

21. Yüzyıl İçin 21 Ders/ Yuval N. Harari

https://www.jmo.org.tr/resimler/ekler/5937e34256cf4e5_ek.pdf?dergi=JEOLOJ%DD%20M%DCHEND%DDSL%DD%D0%DD%20DERG%DDS%DD

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=254

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler