Takip Et

Editörün Seçtikleri

Hayali gönlümde yadigâr kalan!/Sarkis Hatspanian

Tıbrevanklı gençlerin o yıllarda ülkeyi saran devrimci hareketler içinde özellikle TKP/ML-TİKKO’ya sempati duymalarında ise, herhalde onun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermeyen bir yiğit olmasından öte, Türkiye solunun 50 yıllık İttihatçı damarından radikal biçimde ayrılan, Kemalist ideolojinin ırkçı-faşist özünü çırılçıplak teşhir eden, gayrı-Müslim halkların kanlı tasfiyesi ve farklı kimliklerin inkarı üzerine kurulmuş Türk-Müslüman hakimiyetini sorgulayarak ezilen ulus ve azınlıkların özgürlüğü için mücadele bilincini de yükselten bir önder olması belirleyici olmuştur.

Yıllar önce yazımın kahramanı hakkında “Bir kısmımız onu Orhan Bakır, bir kısmımız Armenak Bakırcıyan, bir kısmımız Ali Ağa kod adıyla bildi… Hangi isimle bilinirse bilinsin, geçmişte, bugünde ve gelecekte yüreği eşitlik ve özgürlükten yana kardeşçe bir yaşamdan yana atanlar için O, daima hafızalarda yiğit bir komünist, kararlı, sevilen ve unutulmayan bir kişilik olarak belleklerde yerini koruyacak” anlatımıyla özetlenmiş, O’nu gerçekten de bire bir tanımlayan güzel bir makale okumuştum. Orada Armenak’ın insani meziyetleri hakkında olabildiğince bilgi verilmiş olsa da etno-kültürel kişiliği okuyuculara yeterince iletilmemişti diye düşünenlerdenim.

İnançlı bir Hıristiyan ve aynı zamanda komünist olan Giritli yazar Nikos Kazantzakis, İsa Mesih’in insani-dünyevi yaşamını anlattığı, Türkçe’ye “Günaha Son Çağrı” başlığıyla çevrilen ve aynı zamanda tüm Hıristiyan alemini allak-bullak eden bir filme de adapte edilen kitabıyla ilgili bir Alman düşünürle yaptığı görüşme sırasında, kendi açısından insanı: ”İnandıkları uğruna adanan bir yaşamın temeline, yani köklerine inerek, ilk bakışta görünmeyen ya da fark edilmeyen yapısal özelliklerin hamuruna katılan mayadan arınıp, içinde yanmakta olan ateşin anlaşılırlığına ulaşmakla ancak tanınabilecek bir varlık” olarak tarif ediyordu.

Bence Armenak’ın hamuruna katılan maya ve içinde var olan ateşin anlaşılması için, onun köklerine, yani Sasun’un sarp kayalıklarına, kutsal Andok, Maratuk Dağlarına, ezgiye, baskıya, zulme, hıyanete karşı Ermeni insanının destanlara konu olmuş direnişlerine, kendi topraklarında özgürce yaşama arzusunu gerçekleştirme amacıyla yakılmış bilinen-bilinmeyen ateşlerine ulaşmak gerekiyor. Öyleki, gelin isterseniz Silvan’dan Diyarbakır’a göçen bir Ermeni ailesinin 7 çocuğundan dördüncüsü olarak 1953’te doğan yiğidimizin, 1972 yılında mahkemeye başvurarak değiştirmek zorunda kaldığı asıl adından başlayarak onu daha yakından tanımayı deneyelim.

Doğduğunda, babası Cano’nun aslı Sasun’un Aharonk köyünden çok yakın bir arkadaşı ona: “Gel bu çocuğa köylüm Armenak’ın adını ver de, sadece 44 bahar yaşayabilmiş yiğit fedayimizin adını onun şahsında yaşatalım” demiş. Böylece O, Ermeni tarihine Hrayr (Ateşadam) ve Tjokhk (Cehennem) takma adlarıyla geçmiş, 1860’ta Batı Ermenistan’ın Daron Bölgesi’nin Sasun nahiyesine bağlı Aharonk köyünde bir papaz ailesinde dünyaya gelip yaşamış, Muş’un Surp Garabet Manastırı’ndaki ruhban okulunda okuyup mezun olmuş, bölgenin Ermeni okullarında öğretmenlik yapmış, aydın kişiliği nedeniyle daha 20 yaşındayken Muş Ermenilerinin önemli liderlerinden biri olarak halk tarafından tanınmış, ama aslen Sasun halk direnişlerinin örgütleyicilerinden Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’nin devrimci önderlerinden Mihran Damadyan ve Medzn Murad (Hampartsoum Boyacıyan) ve hatırı sayılır fedailerden(1) Ağpür Serop, Kevork Çavuş ve Antranik Ozanyan’la omuz omuza döğüştüğü için 1894 ve 1904 Sasun direnişlerinin en önemli isimlerinden biri olması, yaşamının noktalandığı Gelieguzan Köyü’nü kuşatan Türk ve Kürt güçlerine karşı eşitsiz bir kavgada son kurşununa dek döğüşerek şehit olduğu için hakkında kahramanlık şiirleriyle devrimci şarkılar yazılıp söylenen, gerçek adı Armenak Ğazaryan olan can fedainin ismine layık görülmüş işte!

Armenak’ın tüm bacı ve kardeşlerinin nüfusta yazılı olanlar değil ama gerçek adları da yine Sasun direnişlerine katılmış halk fedaileri ve onların analarıyla eşlerinin anısını yaşatmak amacıyla verilmişti. Öyleki, “T.C.” nüfus kayıtlarına Meryem, İbrahim, Süslü, Adnan, Kenan, Semra olarak geçen bu insanlar gerçekte Mariam, Abraham, Sose, Arman, Keğam ve Sima adlıdırlar. Eğer günlerden birgün Armenak Bakırcıyan’ın biyografisini kitaplaştırma çalışmasında bulunma niyetli bir araştırmacı ortaya çıkacak olsa, biri 1904, diğeri 1980’de şehit olan her iki Armenak’ın yaşam hikayeleri ve kaderlerinin birbirine şaşılacak derecede benzediğini de mutlaka görecektir.

…Hapisten kaçırıldıktan sonra, işler istendiği gibi gitmemiş, o koşullarda dört kişiyle yolculuk yapılamayacağından mecburen ayrılmışlardı. İlk durağı İstanbul oldu, orada bir Ermeni dostunun anasıgilde, yeni bir kimlik getirilene kadar bekledi. Sonra birlikte yolculuk yapacağı Dersimli yoldaşıyla Diyarbakır’a gitmek üzere yola çıktılar. Onlarca kontrolden geçip, iki yerde zorunlu aktarma yaptıktan sonra doğup-büyüdüğü şehre varmışlardı. Oradan Ergani’ye gitmek için daha önceden bildiği bir tanıdık kamyoncunun yardımıyla gece geç vakit yola düştüler. Bu arada açlıktan başlarına ağrı girmişti ama bulundukları kamyonun da Ergani’ye varmasına çok az kalmıştı. Şoför kim olduklarını bilmese de çocukluk arkadaşı Ermeni Khaço’nun yakınları olduklarından onların da fılla(2) olduğunu tahmin edebiliyor ve kanunla sorunları olduğu besbelli bu insanları gün ağarmadan Khaçogile ulaştırması gerektiğini de iyi anlıyordu. Armenak’la Alişan Ergani’de iki gün kaldıktan sonra, asker-polis-jandarma birçok tehlikeli arama-tarama zincirlerini zarar-ziyansız atlatarak Dersim’e, Nazımiye’nin(3) Khodik(4) köyünde onları bekleyen Ali Haydarlara ulaşabilmişlerdi. Orada, bölgeyi çok iyi tanıyan güvenilir bir dostlarından “Hapisten kaçmış olan Armenak’ın fotolarının tüm jandarma ve polis karakollarına dağıtılmış
 olduğu ve çevre köylerde onlara yataklık etmeye kalkışanların da 
terörist muamelesine tabi tutulacakları” yönünde çok geniş bir propaganda yapıldığını öğrendiler. Ona, Pülümür-Kırmızıköprü- Günceler(5, 6, 7) muhtarlığından alınmış sahte bir kimlik kartı vermişlerdi, bu kartta kayıtlı olan sicil numarasının karşısındaki haneye 427 yazılmış olduğunu görünce yüzünde bir tebessüm belirmiş, geçmişine gitmişti. Diyarbakır Cumhuriyet İlkokulu’nu bitirdikten sonra orta ve lise öğrenimini edinmek için geldiği İstanbul’un Üsküdar Mahallesi’nde bulunan Surp Khaç Tıbrevank’a kayıt olduğu 1966 Eylül’ünde, okul sekreteri Baron Zare’nin kendisini “427 No’lu talebemiz oldun” diyerek kutladığı o ilk gününü anımsamış ve biri kalkıp da ona, ‘çok yıllar sonra aynı okul numarasıyla sahte bir kimlik kartı taşıyacağını’ ona söylese de, böyle bir şeyin insanın aklının ucundan bile geçirilemeyecek “kaderin bir cilvesi” olması haline şaşa kalmıştı. Altı yılını yatılı olarak geçirdiği sevgili okulunda suyu, ekmeği, tuzu, yatak-yastığı, iyi ve kötü tüm günlerini paylaşmış olduğu sınıf arkadaşlarını hatırlayıp, onları bir bir gözünün önüne getirdi. İki Hagop, iki Krikor, iki Zakar, dört Garabet, Nubar, Khaçik, Panos, Muşeğ, Khosrov, Bedros, Hovsep, Sarkis, Lutfik, Gülbenk, Nuran, Hayk, Donik, Avedis, Stepan, Vartkes, Stepanos, Masis, Sahak, Zadik, Emran, Yaşar-Serop ve Aydın’la yaşadığı bu eşsiz “Communard Cenneti” yıllarında tanışmış olduğu devrimci fikirlere gönül vermesi sayesinde komünist olmasını işte “çeliğine su verildiği” o güzel günlere borçlu olduğunu da düşünmeden edemedi…

Diyarbakır’da bitirdiği Cumhuriyet İlkokulu sonrası Armenak, İstanbul’da yatılı okul olan Surp Khaç Tıbrevank’ta okuyor. Burası, Lozan Antlaşması’na inat Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocukları ruhban olarak yetiştirmek amacıyla tam da kendi doğmuş olduğu 1953’te kurulmuş, tabir-i caiz ise 1915 sonrasını anımsatan bir nev’i “toplama yurdudur”.

Amaçlandığı üzere ruhban yerine çok miktarda solcu yetiştirmiş olan Surp Haç Tıbrevank Ermeni Okulu talebelerinin devrimci fikirlere gönül vermesinin temelinde, 1915 artığı olarak kalakalmış, hayatın her tür sillesini yemiş, Ermeni kimliğini sanki bir suçmuş gibi taşımış, ezilen, horlanan, yoksul Anadolu insanlarının çocukları olması yatar. “T.C.” ’68 Kuşağı’ denen devrimci gençlik hareketiyle çalkalanıyorken, bu kuşağın en önemli figürlerinden birinin Tıbrevank sıralarından büyükleri Garbis Altınoğlu olmasının oynadığı rol da çok önemlidir.

Anadolu’dan getirilmiş Ermeni çocuklardan birçoklarının Tıbrevank’ta devrimci gençlik hareketleriyle tanışmasında, 12 Mart döneminin devrimci kadrolarından Garbis Altınoğlu’nun manevi etkisinden sonra, Armenak’ın kendisinin de mezuniyetini takiben militan bir devrimci olarak devam eden Tıbrevank bağlarıyla örgütleyici ve politize edici rolü büyük olmuştur. Tıbrevanklı gençlerin o yıllarda ülkeyi saran devrimci hareketler içinde özellikle TKP/ML-TİKKO’ya sempati duymalarında ise, herhalde onun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’nın ser verip sır vermeyen bir yiğit olmasından öte, Türkiye solunun 50 yıllık İttihatçı damarından radikal biçimde ayrılan, Kemalist ideolojinin ırkçı-faşist özünü çırılçıplak teşhir eden, gayrı-Müslim halkların kanlı tasfiyesi ve farklı kimliklerin inkarı üzerine kurulmuş Türk-Müslüman hakimiyetini sorgulayarak ezilen ulus ve azınlıkların özgürlüğü için mücadele bilincini de yükselten bir önder olması belirleyici olmuştur.

Tıbrevank, “T.C.” tarihindeki Ermeni gerçekliğini anlayabilmek açısından bir milattır. Tıbrevank’ın öyküsünü öğrenmek isteyen herkes, 1915 felaketinin ardında bıraktığı facianın da canlı şahidi olabilir. Elinden herşeyi çalınmış bir ulusun mucizeyle “hayatta kalanlarının” yine kendi toprakları üzerinde, ama bölük-pörçük, üçü burda-beşi orda, bir o kadarı da beri tarafta yaşasalar bile, uğratıldıkları akıl almaz soykırımını gerçekleştirenlerin arasında yaşıyor olmalarının üzerlerinde bıraktığı tarif edilmesi zor etkilerle, asıl doğa ve yapılarını neredeyse tamamiyle yitirip, tümden başkalaşmış evlatlarıyla karşı karşıya kalınan bir gerçek ortaya çıkmıştır.

Anadilinde eğitim görme olanağından yararlanmak için her yaz Anadolu’nun dört bir yanına giderek, kaybolmakta olan soydaşlarını arama, bulma ve onların erkek-kız çocuklarını İstanbul’a getirerek Ermeni okullarında okumalarını sağlamak amacıyla ter dökenlerin kervanına Armenak da katılmıştır. 1966-1972 yılları arasında, Diyarbakır’daki Ermeni Kilisesi papazı Der Giragos’un değerli yardımlarıyla Siirt, Şırnak, Urfa ve Mardin civarında dolaşarak kader ortağı olduklarından yüzlerce Ermeni’ye ulaşabilmiş, sayısız çocukların İstanbul’a getirilip Ermenice eğitim almalarını sağlamıştı.

Tıbrevank’a kayıt olduğu 1966’da okul müdürlüğüne başlayıp, mezun olduğu 1972’de müdürlükten ayrılan hemşerisi Mıgırdiç Margosyan’ın edebiyata düşkünlüğüne özenmesiyle, onun okul kütüphanesinde ne kadar kitap varsa okumasını da getirmişti. Okumak onun için aynı hava, ekmek, su gibi bir ihtiyaç demekti, sınıf arkadaşları gibi futbol, voleybol, basketbol türü oyunlara pek ilgisi yoktu, ama çok severek, büyük bir haz duyarak satranç oynuyordu.

1963-1969 yılları arasında dünya satranç şampiyonu olan Dikran Bedrosyan, o dönem doğal olarak tüm dünya Ermenilerinin gurur kaynağı olup, özellikle genç neslin satranca ilgi duymasına da sebep olmuştu. O yıllardan itibaren Tıbrevank talebelerinden birçoğunun değişik yarışmalarda şaşılası başarılara ulaşması ve ülke çapında satranç şampiyonları vermiş olması, hele hele o gençlerin kırsal alanda yaşayan, köylü kökenli ya da zanaatkâr ailelerin çocukları olması öyle kolayca açıklanır, anlaşılabilir bir şey değildi. ”Formu bir oyuna benzeyen satranç, aslında sanat içerikli ve sporda yenme arzusunu zafere dönüştürme azmini geliştirmeye yarayan bir araçtır” sözleriyle bilinen Dikran Bedrosyan’ın izinden yürüyen Gary Kasparov, Levon Aronyan gibi diğer dünya şampiyonlarımız da zamanla Virtüoz Maestro’nun sözlerini doğrulamışlardı.

Armenak, zekasını kullanarak bin bir beladan başını kurtarmasında satrancın yadsınmaz rolünü çok iyi bildiğini en yakını gördüğü birkaç arkadaşıyla paylaştığı anılarında itiraf etmişti. Okulda, anadilini öğrenme sayesinde çoğu 1915’te ölüme gidip-gelmeyen Ermeni şair ve yazarların eserlerini de okuma şansına sahip olmuş, Ermenice ve Edebiyat dersleri öğretmenleriyle o kayıpların acı kaderi hakkında sohbet ediyor, böylece “sakıncalı” konulara giderek artan ilgisi karakterinin oluşmasında da oldukça önemli bir rol oynuyordu. Sessiz, sakin halini aslında sönük sanılan bir volkana benzetmek daha doğru olurdu, ateş dışarı fışkırıp, lavını dökmese de, onun içinde, yüreğindeydi ve devrimci yaşamının en doruğuna, dağlara çıktığı dönemlerde kendini mutlaka gösterecekti.

…1993 yılı mayısında, Karabağ halk direnişine çok değerli katkılarda bulunmuş ve savaş nedeniyle yerinden yurdundan edilmiş insanlarımıza insani yardım ulaştırmak için sıradan bir insanın yapabileceğinin çok üstünde emek ve çaba sarfetmesini fazlasıyla takdir ettiğim, 47 yaşındayken aniden vefat eden Varujan Karian adlı Zaralı çok değerli bir arkadaşımın cenazesine katılmak için Los Angeles’e gitmiştim. O zamana kadar yurt dışında görmüş olduğum tüm cenaze merasimlerinden en kalabalık olanına katılırken, yaşadığı toplumda bu kadar sevilmiş-sayılmış olan insanımızı son yolculuğuna uğurlarken, anısına saygı anlamında yaptığım konuşmada, başkalarının dert ve acılarını gönüllü omuzlayarak, yürekten paylaşmaya adanmış bir yaşama paralelde bulunmak için verdiğim bir örnekle O’na atıfta bulunup, “13 sene önce yine bugünlerde yitirmiş olduğumuz Ermeni halkının yiğit evladı Armenak Bakırcıyan’ın ruhu için de dua edelim” deyivermiştim.

İkindi vakti Ermeni kilisesi salonunda verilen cenaze yemeğinde, kim olduğunu bilmediğim yaklaşık 40 yaşlarında bir bayan bana yanaşıp çok gizli bir şey söylercesine pek usulca: “Söylemesem çok rahatsız olacağım bir şeyi size bildirmek istiyorum. Okul arkadaşınız olduğunu konuşmanızdan öğrendiğim Armenak’ın sevdiği kız, benim Oregon’da yaşayan ağabeyimin bundan bir yıl önce acı bir kazada kaybettiğimiz kızıydı. Zamanında Armenak üniversite öğrencisiyken, yeğenime özel dersler verirken birbirlerini sevmiş olduklarının belki de tek şahidiyim. Ayrıca bize satranç oynamayı, düşünmeyi, kitap okumayı, herhangi bir konuda görüş bildirmeyi de ondan öğrendik diyebilirim. Amerika’ya göç ettikten sonra bile yeğenim onu unutamıyor, biri diğerinin ardından ne yazık ki hep cevapsız kalan mektuplar yazıp yolluyordu, vurulduğunu çok geç öğrendiğinde ise karalara bürünmüş, uzun zaman yaşayamadığı aşkının yasını tutmuştu” diye hüzünlü bir heyecanla anlattıklarına bir de gözleri yaşla dolu “Bugün burada gördüğünüz, memleketlerinden kovulmuş olarak yaşayan hep hor görülmüş, ezilmiş, bin bir hakaret ve tacize uğratılmış, vurulup kolu kanadı kırılmış olduğu için de pısırık, korkak, ürkek, edilgen bir karakter sahibi olmaya itilip-zorlanmış Anadolu’dan göçme bu Ermeni toplumu, şimdi anavatanı Ermenistan ve Karabağ’ın var olması için çalışmış insanlarından birini bu denli sevip de saygılarını görkemli bir merasimle bildirme noktasına gelmişse eğer, inanın tüm bu insanların bilinç altında Armenak ve Armenak gibi yiğitlerimiz yatmaktadır” sözlerini de ekleyince bu kez duygulanıp gözyaşlarımı tutamayan ben olmuştum. Armenak, yeryüzünün iki ayrı ve birbirinden çok uzak kıtasında yaşayan iki Ermeni yüreğinde aynı gurur ve acıyı var edebiliyorsa eğer, yarınlarda 2 milyon insanımızın bilinç altında var olanı da pekâlâ bilince çıkarabilirdi kuşkusuz!…

…Partisinin İzmir Tariş fabrikasında çalışan işçilerin sendikal 
örgütlenme çalışmalarını koordine etme ve Ege bölgesinde devrimci kadrolardan oluşan bir ağ yaratmayı becermeye muktedir aday arayışı probleminin Armenak sayesinde çözülmesi sevindiriciydi. Tariş, işçi mahalleleri ve kirada kalınılan iki ev arasında mekik dokuyor, başını kaşıyacak kadar vakti olmadığı halde, örgütleme çalışmalarında eksikliği çok hissedilen onlarca kadroların yapması gerekeni tek başına üstlenip yapmaya çalışıyordu. Devrimci örgütlenmelerde o dönemler işlerin çoğunlukla parasızlık nedeniyle aksamasının alternatif çözümü olarak banka soygunlarıyla telafi edilebileceği fikri hayat buluyor, kabul ediliyordu.

Ancak, “T.C.” tarihinde hiç, ama hiç kimsenin aklından “arka oturağında iple bağlanmış tahtadan bir sebze sandığı olan bir bisikletle, tek başına bir bankaya girip soygun yapıp dışarı çıktıktan sonra naylon torbaya doldurduğu paraları bisikletinin arkasındaki karnabahar dolu sandığa koyup da aynı sokağın yaklaşık üç-beş yüz metre ötesindeki bir başka bankaya daha girip veznedeki bayana “Bacım şu torbaya sığacak kadar parayı koy da ben gideyim, fazlasını yerleştirecek yerim yok, üstü sizde kalsın” dedikten sonra, elinde para dolu naylon torbayla, soyduğu bu ikinci bankanın önüne bıraktığı bisiklete binip de kayıplara karışan” Armenak’tan başka bir soyguncu daha olmadığı ve olamayacağı da bilinmelidir mutlaka!

İzmir’de polis tarafından gerçekleştirilen bir ev baskınında yaralı olarak yakalanıncaya kadar, şehirde yapılan banka soygunlarından birkaçının, pratik zekası tartışma götürmez Armenak’ın işi olduğunu tarihe not düşmek gerekir… Ancak bu böyle olduğu halde, onun dürüst kişiliği sayesinde Partisi’nin gereklerini karşılamak için “kamulaştırılan”(8) paraya hiç el atmadan günlerce aç kaldığına şahitlik edecek onlarca insan hâlâ sağ olup aramızda yaşamaktadır. Bu, 1970’li yılların devrimci kadrolarında varolan fedakârlık ve idealistliğin, püritanizme varan böylesi bir dürüstlüğün takdir edilmesi için hem çok önemli ve gereklidir, hem de Armenak nezdinde o neslin özverili, pak yürekli, vicdanı temiz tüm insanlarını layık oldukları gibi anmamız anlamında insani bir görevdir de!…

…Uzun zamandan beri bölgede faşist terör estiren jandarma binbaşısı ve gaddarlıkta ondan geri kalmadığını her fırsatta günahsız köylülere katmerli işkenceleriyle sergileyen yaverinin karakol baskını sırasında birlikte cezalandırıldığı olayda ağır yaralanan yaver yüzbaşının Armenak’ın ayaklarına düşüp “Hayatımı bağışla Ali Ağa, çoluk-çocuğuma acı, vurma beni” türü yalvarış-yakarışlarına “bizde düşene vurulmaz kuralı hep yürürlükte yüzbaşı, ama Munzur Vadisi’nde dolaşan kurda kuşa yem olup olmaman bizim elimizde değil ki” diyerek onu kaderine ve işlemiş olduğu ağır suçlarıyla kendi vicdani muhasebesini yapmaya mahkûm etmek gibi bir cezalandırmayla olduğu yerde terk edip gittiklerine dair etkileyici haber, birkaç gün zarfında Dersim dağ köylerine ulaştığında, insanlar mutluluktan havalara uçmuş, ziyarete çevrilen yıkık Ermeni kiliselerine adaklar adamış, “helal süt emmiş” TİKKO komutanının sağlığı için hayır duaları etmişlerdi.


Haydar iki aydan fazla zamandır Ali Ağa olarak bildiği Armenak’tan tek adım olsun ayrılmamış, onun tüm bölge insanlarının olağanüstü büyük sevgisine layık görülmesinin ‘ilk elden’ şahidi olmanın manevi doyumuna varmasının tadını çıkarıyordu.

Türk olduğunu sandığı, Zazaca bilmeyen Armenak’ın dünyada sırf adalet için yaşayan çok az insandan biri olduğuna yürekten inanıyor ve kendi kafasında efsaneleştirdiği kahramanıyla geçirdiği her anı doya doya yaşamaya çalışıyordu. Onunla ilgili kendisine soru soranlara, bir yerine iki olumlu bilgi iletmek, hatta abartılı eklemelerde bulunmaktan da geri kalmıyordu. Çok yorgun oldukları bir gün, Mazgirt (9) yakınlarında Bağin/Pağin(10) köyünde, yerel halkın Çermik(11) olarak adlandırdığı, hem ılık su pınarı, hem de çok eski tarihlerden kalma üç metrelik kalın ve düzenli olarak örülmüş taş duvarlarla çevrili, her yanı çalılık ve adam boyu yaban otlarıyla örtülü metruk bir yerde dinlenmek için mola vermek, uyuyup dinlenmek durumunda kalmışlardı. 6 kişilik Partizan grubunun 4 üyesi duvar dibine kıvrılıp uyurken, 2 yoldaşı güvenlik nöbeti tutuyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber ayağa kalkan grup, komutanlarının yerdeki taşlar üzerindeki anlaşılmaz işaretleri sanki okuyabiliyormuşçasına, elindeki küçük not defterine bir şeyler çiziktirdiğini görmüşlerdi. Epeyi zaman sonra, işini bitirip, cep defterini iç cebine yerleştirirken bakışlarıyla kendisini sorgulayan gençlere dönüp “ne yaptığımı merak ettiğinizi görüyorum yoldaşlar, bu taşların üzerinde benim anadilimde yazılar görünce, doğal olarak ne olduğunu anlamak istedim ve 7.inci yüzyıldan kalma bu yer hakkında bilgi sahibi oldum. Ben Ermeniyim, asıl adımı bilmenizin bir yararı olduğunu sanmadığım için onu es geçmeyi doğru buluyorum. Önemli olan asıl, bu topraklarda ezelden beri yaşanmış adaletsizliklere, zulme, katliamlara, yani haksızlıklara maruz kalmış,
mağdur edilmiş her halktan insanların eşit olarak, özgür yaşayacağı yarınlar için bugün omuz omuza birlikte mücadele etmekte olmamızın anlaşılması ve halklarımızın devrimci kavgada bizimle olmasını sağlamak için elimizden geleni yapmaya çalışmaktır” içerikli bir konuşma yapmıştı. Duyduklarından heyecan duyan Partizan grubuna sadece 6 ay önce katılan Ali Rıza, “benim köyümde de çok Ermeni, onların evlerinde de bu taşlardaki yazılarla yazılmış kitaplardan var. Senede iki defa bayramlarını kutlamak için köyümüze gelen, onları ziyaret eden dedelere o kitaplar üzerine dua etmelerini istiyorlar. Eğer uygunsa gece karanlığında köye gider, çocukluk arkadaşım Ermeni Musalarla görüşebiliriz, onun çok yaşlı dedesi hâlâ sağ ve Dersim hakkında her meseleyi bilen çok bilgili biridir” deyince, beklenmedik bu öneri üzerine Armenak’ın istemiyle tüm grup, güneye Pertek’in(12) Sürgüç(13) köyüne doğru yola koyulmuştu…

Yazımın en başında bahsini ettiğim yazıda, mutlaka alıntılamayı istediğim ve kısmen doğru bulduğum önemli bilgiler barındıran başka bölümler de vardı. Orada; “Ermeni Soykırımı sonrası bölgede sağ kalan ancak varlığını ‘gizlemek’ zorunda hisseden pek çok Ermeni aile, onunla başlayan bir uyanışın içerisinde bulur kendini, bu hem ulusal olarak kendilerine yapılan zulme karşı tavır almanın zorunluluğu, sınıfsal olarak ezilmişlikleriyle de birleştirir. O, ülkemizde yaşayan çeşitli milliyetlerden emekçi halkın kurtuluşunun sosyalizmle olacağına beyni ve yüreğiyle sarsılmaz bir inançla inanmaktadır. Hayrabet Hançer(14), Nubar Yalımyan(15)(*) ve Manuel Demir(16) gibi pek çok Ermeni devrimci TKP/ML saflarında mücadele eder ve hayatlarını bu uğurda kaybederler. Aklımızda Armenak ve yoldaşlarını alıp, bize ne kadar güzel değerler bıraktıklarını, bunları daha da geliştirmemiz gerektiğini düşünerek, 
millet, dil, din farkı gözetmeksizin insan olmanın, devrimci olmanın güzelliğini daha da bir hissederek…” deniyor ve hemen ardından da “Ölümünden sonra özellikle faaliyet yürüttüğü Elazığ, Tunceli, Bingöl çevresinde doğacak olan pek çok çocuğun adı da Orhan olacaktır” diye bir iyi niyet eklemesinde bulunuluyordu.

Burada bir parantez açarak, önemli bulduğum bir konuya değinmek, daha doğrusu hâlâ kanayan bir yaraya parmak basmak istiyorum. Armenak’ın okuldan yakın arkadaşı olan Hrant Dink’in “Türk Solu” hakkındaki eleştirel anlatım ve yayımlanan söyleşilerinden, 12 Mart döneminin baskı ve şiddet ortamında, henüz TİKKO sempatizanı oldukları zaman, örgüt yeraltına çekildiğinde Ermeni cemaatinin başına kendi eylemlerinden ötürü kötü bir şey gelmesin diye, üç okul arkadaşının mahkemeye başvurup Ermeni isimlerini nasıl değiştirdiklerini, Orhan, Fırat ve Murat yaptıklarının acı öyküsünü bilmeyen kalmamıştır sanıyorum. Hrant, yaşadığı yıllarda nüfus cüzdanında Fırat olarak kayıtlı olduğu halde, tek defalığına bile olsa Türkçe o ismi hiç kullanmadı ve bunu çok bilinçli olarak yapıyor, bu topraklarda Fırat değil, HRANT olarak yaşayabilmenin mücadelesini verdiği için böyle davranıyordu. Bu bağlamda, yiğidimiz Armenak’la ilgili herhangi bir anlatı, söyleşi, şiir, yazı, kitap, ağıt, türkü yazıldığında, “12 Mart mirası Orhan” yerine bundan böyle onu sadece kendi adı Armenak(17) olarak anmak ve yeni nesle de onu asıl adıyla, gerçekte olduğu gibi tanıtmak gerektiğinin çok daha doğru olduğuna inanıyor, bu satırlarımın bir öneri olarak kabul görmesini diliyor, duyarlı Ermeni yüreklerine dert olan bu acının hafifletilmesi için bu yönde belirgin adımlar atılmasını arzuluyorum. Keşke O’nun gömülü olduğu topraklarda bir gün Orhan’lar kadar Armenak’lar da doğabilseler de, özlenen güzel günlerin güneşi tüm halkların eşit ve özgürce yaşayacağı yarınlarımızı da tüm sıcaklığıyla ısıtabilse ne iyi olurdu diye düşünmek, aynı zamanda ortak geleceğimize birlikte yürüyebilmenin tek şartını adil olarak yerine getirme görevimizi, bilinçle, insana olan inanç ve güven temelinde yükseltmeyi becermemizi de umut etmek istiyorum.

…2004 Aralığında yeğenimin düğününe katılmak için Amerika’dayım. Fırsat bu fırsat, Tıbrevank’tan sınıf arkadaşlarımın bir akşam yemeği davetine katılmak üzere eski okul arkadaşlarımla okyanusun dalgalarına nazır küçük bir “kendin doldur-kendin ye” aşevinde toplanıyoruz. Bir, iki, beş, on… derken masamız kalabalık bir grup can yoldaşıyla doluyor. Armenak’ın sınıf arkadaşlarından, Hrant’ın anlatımlarında “kutsal üçlü” olarak anılan ve Ermeni isimlerini değiştirmek için mahkemeye başvuran yoldaşlardan üçüncüsü Stepan’la, bir diğer sınıf arkadaşı Zadik tam karşımdalar. Anadolu, Tıbrevank, Diaspora, Ermenistan, Karabağ ve daha nice konu hakkında konuşuyor, tartışıyor, boğuşuyoruz… Yiğidimiz Armenak da tabii bizle beraber, yanımızda, içimizde, hatta baş ucumuzda ama hiçbirimiz adını vermeye cesaret edemiyor gibi… Adı dilimizin ucuna geliyor da yutkunup, boğazımızda düğümleniyor sanki… Bir türlü ağzımızdan çıkmıyor, çıkamıyor nedense! Çok aktif, gürültülü koyu sohbet gırla giderken, bir an beklenmedik, hiç nedensiz bir sessizlik oluyor her nasılsa… Stepan’la göz göze geliyoruz, Zadik de bakışlarıyla sessizce bize katılıyor… İçimiz içimize sığmıyor artık… Stepan barut gibi, patladı patlayacak… Zadik ateş sanki, yanıp tutuşuyor… Dayanamıyorum artık, dayanamıyor hiç birimiz ve bizden kim başlıyor hatırımda değil ama, Armenak’ın anısına hep bir
 ağızdan, hep beraber güzel bir Anadolu türküsü söylüyoruz… 
HAYALİ GÖNLÜMDE YADİGÂR KALAN! Sesimiz olabildiğince gür, sesimiz pek cesur ve korkusuz… Birlikte, o an orada bulunan tüm Tıbrevanklılarla doğup-büyüdüğümüz topraklara, Kilikia’ya, Batı Ermenistan’a, Medzgerd’e, Faraç’a(18) doğru kanatlanıp uçuyoruz. Orada, her zamanki gülen yüzüyle Armenak’ı görüyoruz… Sıcak, çocuk kadar masum, bildiğimiz, tanıdık tebessümüyle bize bakıyor… Yüreğimiz yerinden oynuyor, kalkıyor, yükseliyor ve hayali gönlümüzde yadigâr kalıyor!…

“Vardaşen” Mahpusanesi

Notlar:
(1) Fedai: Ermeni halkının oluşturduğu
 direnişçi Partizan gruplarına verdiği ad.
(2) Fılla: Kürtler tarafından tüm Hristiyanlara, burada Ermenilere verilen ad.
(3) Nazımiye: Batı Ermenistan’da asıl adı Garmir Vank (Kızıl Kilise) olan bir yerleşim yeridir. Zazacada kullanılan Kısle şekli, Kızıl Kilise’nin bozularak telafuz edilenidir. 1896 yılında Sultan Abdülhamid tarafından kızı Nazime’nin onuruna, şehre Nazımiye adı verilmiştir.
(4) Khodik: Zazacada da Xodiğ olarak adlandırılan, “T.C.” tarafından adı Yazgeldi olarak değiştirilen bir Ermeni köyüdür.
(5) Pülümür: Dersim’in kuzeyinde Ermenice aslı Plurmori (Böğürtlentepe) olan bir Ermeni şehridir. Zazacada bozuk şekliyle telafuz edilmektedir.
(6) Kırmızıköprü: Ermenice aslıyla Garmir Gamurç olarak adlandırılan Plurmori merkezinin güney-batısında bulunan köye Zazaca Ermenice’den aynı anlam tercümesiyle Pırdosur (Kırmızı, Kızılköprü) denmektedir.
(7) Günceler: Ermenice asıl adı Gıntsıni (Yabanağaç, Karaağaç) anlamını taşıyan, yakınında küçük bir kilise de bulunan bir Ermeni köyüdür.
(8) Kamulaştırma: “Kamulaştırma” denilince akla ilk olarak, “Lenin’in fedaisi” Bolşevik kahraman, KAMO devrimci adıyla tanınan Simon Der-Bedrosyan gelir. O, tarihe meydan okuyan, onu değiştirmek için kurbanı olacağı tarihsel güçlere dayandıran efsanevi devrimci bir kahramandır. 15 Mayıs 1882’de Tiflis yakınlarında, Stalin’in de doğum yeri olan Gori kasabasında dünyaya gelmesinden, 18 Temmuz 1922’de trajik ölümü sonrası Yerevan’ın kenarındaki ebedi huzura çekildiği güne kadar süren 40 yıl gibi kısa hayatına olağanüstü çalkantılı, devrimci bir yaşamı sığdıran bu Ermeni enternasyonalistin tıpkı bir mermi gibi akıl almaz yaşamı, sırf kendine özgü bir çizgi izler. Devrim için hayatını defalarca hiçe sayarken Çarlık, Avrupa ve Osmanlı zindanlarından vakurla geçen bu efsanevi devrimci, ender görülen bir fiziksel cesarete, az bulunur bir irade ile bir halk kahramanının, bir adalet dağıtıcısının tüm özelliklerini kendinde toplamıştır. Efsanevi devrimci Simon Der-Bedrosyan’ın ölümünden 50 yıl sonra bile Bakülü taksi söförü, Tiflisli meşrubat satıcısı ya da Batumlu çay toplayıcısı kadın Simon Yoldaş’ı sadece tanımakla kalmayıp ondan sevgiyle söz etmesi olağandışı olmakla birlikte, anlamsız değildir. (Bu efsanevi devrimcinin yaşam ve mücadelesiyle ilgili Jacques Baynac’ın pek değerli bir incelemesi “KAMO Lenin’in fedaisi” adıyla Kaldıraç Yayınları tarafından yayınlanmıştır.) Armenak ile soydaşı ve yoldaşı KAMO/Simon Der-Bedrosyan’ın yaşamları şaşılası bir benzerlik gösterirler.
(9) Mazgirt: Batı Ermenistan’ın Ermenice aslıyla Medzgerd (Büyükhisar, Büyükşehir) anlamıyla adlandırılan şehridir.
(10) Bağin/Pağin: Urartu Krallığı döneminden kalma kalesi ve Ortaçağ’dan beri işletilen ılıcası olan çok eski bir Ermeni yerleşim yeridir. Bağnadun/Pağnik/Pağin/Bağin Ermenicede Hamam, yıkanma yerine verilen addır.
(11) Çermik: Ermenicedeki telafuzuyla Çermuk, Sıcak Su, Ilıca, Kaplıca anlamında kullanılmaktadır.
(12) Pertek: Batı Ermenistan’da asıl adı Pertak/Pertag olan ve (Küçük kale, Kalecik) anlamını taşıyan önemli bir şehridir.
(13) Sürgüç: Ermenice Surp Pırgiç (Kurtarıcı, Aziz/Kutsal İsa -peygamber-) anlamını taşıyan ve aynı adla anılan bir de Ermeni kilisesi olan Pertak yakınlarında bir köydür. Sürgüç, bozuk ağızla telafuz edilen şeklidir.
(14) Hayrabet Hançer: 1957, Sivas-Gemerek doğumlu Hayrabet Hançer (Honca), 1969-1975 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML Hareketi safında politik çalışmalarda bulundu, çok aktif ve göze çarpan bir militandı. “Halkın Birliği” gazetesi editörlüğünü yaparken, 1 Mayıs 1980 günü Kayseri’de faşistler tarafından güpe gündüz sokak ortasında hunharca katledildi.
(15) Nubar Yalımyan: 1958, Mardin Silopi kırsalında yaşayan Ermeni Varto Aşireti doğumlu Nubar (Reşo) Yalımyan, 1970-1973 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML safında politik çalışmalarda bulundu, İstanbul’da yayınlanan Ermenice günlük MARMARA gazetesinde çalıştı. 1977’de 1 Mayıs katliamında Kontr-gerilla kurşunlarıyla yaralandı. 1978’de politik ilticacı olarak Hollanda’ya göç etti. Yurtdışında olduğu yıllarda da çok aktif ve göze çarpan çalışmalarda bulundu. Ermenice-Türkçe dilinde “BAYKAR-Mücadele” adlı bir derginin kuruculuğu ve başyazarlığını yaptı. 5 Kasım 1982 günü Utrecht’de kaldığı evde Türk devletinin gizli ajanları tarafından delik deşik edilerek katledildi.



(16) Manuel Demir: 1963’de Kayseri-Bünyan-Gigi köyünde doğan Manuel Demir, 1974-1980 yılları arasında S.H.Tıbrevank’ta okudu. İleriki yıllarda TKP/ML safında aktif politik çalışmalarda ve 1987 sonrasında MK üyeliğinde de bulundu. 1981-1985 yıllarını hapiste geçiren, özgürlüğüne ulaştıktan sonra çok daha aktif ve illegal örgütleme çalışmalarında önder kadro konumunda bir militanken, Kandıra Piyade Alayı’na karşı yapılan askeri bir operasyon sonrası polislerce takip edilerek Sefaköy’de kaldığı evde tutuklandı ve çok ağır işkencelerden geçirildi. Yiğitçe direnişini hazmedemeyen devlet güçleri tarafından İstanbul-Sefaköy yolunda boş bir arsaya götürülüp kurşuna dizilerek, 24 Ocak 1988 günü hunharca katledildiği halde, bu cinayeti gizlemek için “çatışmada ölmüş” süsü verildi ve Türk basını da bu yalana çanak tuttu.
(17) Armenak: Ermenice “Küçük Ermeni”, “Ermenicik” anlamını taşımaktadır.
(18) Faraç: Armenak’ın kendi vasiyeti üzerine yoldaşları tarafından Faraç’da gömülmesi de bizleri tarihin bir başka önemli olgusuyla, çok anlamlı bir şekilde karşı karşıya getirmiştir. 1915’te kırımdan kaçan Palu Ermenilerinden yüzlercesi Alevi İzol aşiretinin yaşadığı Peri suyunun iki yakasına dizili onlarca köyde sığınak bulmuş ve 1916’da devletin bu bölgelere askeri harekat yapması üzerine Dersim içlerine çekilmişlerdir. Bu Ermeni kaçaklar ve direnişçilerinin bir yıl kadar barındıkları köylerin bir kısmı bugün Karakoçan’a (Ermenice Oğu/Ohu), bir kısmı ise Mazgirt’e (Ermenice Medzgerd) bağlıdır ve Faraç da o köylerden biri olarak, Armenak’ı “kendi vasiyeti üzerine” atalarının ruhuyla buluşturmuştur. Bu vesileyle, hem 1915’te mazlum Ermenilere sahip çıkan, hem de 65 yıl sonra Armenak’ın cenazesini layık olduğu büyük bir kitle katılımıyla kaldırıp, düşmana inat, ebediyen bağrına basan dost ve yoldaş bölge insanlarına teşekkürü borç bilir, saygı ve sıcak selamlarımızı sunarız.
(*) Armenak’ın katlinden 7 ay sonra yitirdiği yoldaşının anısına Nubar Yalımyan’ın Ermenice yazmış olduğu şiirin Türkçe çevirisi aşağıdadır;
BİR YILDIZIN KAYMASI
Bir can,
Bir ışık,
Bir yıldızdı doğan
Çok uluslu Türkiye halkının bağrından.
Bir korku,
Bir dehşet,
Bir ateş topu,
Bir yıldırım parçasıydı inen
Zalim diktatörlerin yüreğine.
O, ateşle, kılıçla, silahla,
Gün evvel gitmeliydi
Zalimlerin huzuru için.
Onlar ahtlarını yerine getirdiler Karakoçan’da,
Ama bilmiyorlardı ki,
Böyle yiğitler doğuran bir halk,
Öyle zalimlerin devranına son vermek için
Daha çok yıldızlar doğururdu.

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü dergisinde yayımlanmıştır

Günün Haberleri

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler