Takip Et

Makale

Faşizmin Kürt düşmanlığı: “Güvenli” bölge

“Tampon-güvenli” bölge ile açığa çıkan unsurlardan biri ve esası Kürt düşmanlığında taviz vermeyen, geri adım atmayan faşist devlet gerçekliğidir. Kürt’ün ulusal varlığına, toplumsal gerçekliğine, sosyal bütünlüğüne ve belkide bunları daha etkili kılan örgütlü-askeri gücüne olan tahammülsüzlük, faşist-işgalci saldırıların sürekli boyutlanarak devam etmesine de zemin olmaktadır. Devlet, Kürt kazanımı diye bir şeyi kabul etmemektedir, en küçük bir ileri adım veya demokratik bir kazanımı kazanıldığı yerde boğmak, gaspetmek veya etkisiz kılmakla kendini şartlandırmış bir vaziyettedir. Kürt düşmanlığının gelinen aşamadaki yeridir veya adıdır bu, şizofrenik bir vakaa boyutundadır.”

Suriye iç savaşının başladığı ilk günden itibaren veya Kürtlerin demokratik kazanımlarının Rojava’da görünür olmaya başlamasından itibaren “TC” devleti tarafından dillendirilen fakat gelinen aşamada sınıra askeri yığınaklar eşliğinde çok daha yüksek sesle gündeme taşınan “tampon-güvenli” bölge ABD emperyalizminin de onayıyla bir gerçeğe dönüşüyor. Her ne kadar tarafların karşılıklı açıklamasına bakıldığında çerçevesi zamana yayılmış veya zamana bırakılmış gibi görünse de, ABD eperyalizminin “müşterek harekat merkezi” için gönderdiği askeri personelin Urfa’ya gelişi ve bölgede İHA’ların dolaşmaya başlamasıyla anlaşılmaktadır ki, ABD emperyalizmiyle “TC” devleti belli konularda uzlaşıya varmış durumda.

Hem ABD hem de Batı emperyalizmiyle yaşadığı S400 gerginlği üzerine gündemde tutulan fakat işleme konulmayan “yaptırımların”, “TC” devletini daha çok Rus’ların yanına iteceği kaygısı etkili olsa da, “TC” devletinin Suriye’de, esas olarak da sıkıştığı İdlib’de yüklendiği sorunların artık dayanılmaz bir ağırlık haline geleceğini ve bu durumun Rusya ve “TC” devleti arasında yeni bir krizin yaşanmasına zemin sunacağı ve “TC”nin ABD emperyalzmine rota kıracağı beklentisinin de rolü olduğunu varsaymak gerekiyor.

Yaşanan S400 krizi daha canlılığını korurken, ABD emperyalizminin askeri-siyasi-ekonomik olarak desteklediği Kürtlerin denetiminde olan Rojava’da “TC” devletinin istemi doğrultusunda “güvenli bölge” üzerinde ortaklaşması en azından kısa zaman içinde pek beklenen bir durum değildi. Anlaşılan o ki, ABD emperyalizmi, “TC” devletinin sahadaki gidişatının nerelere varabileceği noktasındaki öngörüleri “yaptırımları” hemen gündeme almayı engellediği gibi, “güvenli” bölge üzerine de hazırlıklı bir yönelime sahip olduğu şeklinde okunabilir. SDG yetkililerinin yaptığı açıklamalardan da anlaşılıyorki, öncesinde bir hazırlık yapılmış ve belli konularda hemfikirlik sağlanmış.

İdlib; çatışmasızlık bitince

Doğu Guta ve Şam kırsalı Suriye rejim güçleriyle savaşan muhalif-cihadist örgütlerin yoğunlukla üslendikleri alanlar olarak rejimin ablukası karşısında en temel insani ihtiyaçların karşılanamadığı kuşatılmış bir bölge durumuna gelince, bu örgütleri besleyen Uluslararası güçlerin ve  “TC” devletinin girişimleriyle İdlib, Cerablus gibi “TC” devletinin etkin olduğu alanlara çekilmesine izin verilmişti. Afrin’i işgale izin karşılığında cihadist örgütlerin İdlib’e çekilmesi olarak gündeme gelen bu durumun rejim tarafından çok uzun bir süre sineye çekilmeyeceği ve rejim karşıtı silahlı cihadist örgütlerin İdlib’den de çıkarılması için yine “TC” devletinin zorlanacağı Suriye rejiminin yetkili makamlarınca ve çeşitli çevrelerce dile getiriliyordu. Afrin işgali sonrasında  İdlib’e toplanan cihadist örgütlerin rejime yönelik askeri saldırıları karşısında Rusya ve rejim tarafından operasyonlar sıklıkla gündeme getirilse de “TC” ile Rusya arasında varılan Soçi mutabakatıyla İdlib’de, “Gerginliği Azaltma” bölgesinde istikrarın kalıcılaştırılması ilan edilmiş, mutabak ile Cihadist silahlı grupların silahlarını 15-20 km geriye çekmeleri ve bir dizi karar alınmıştı. Fakat süreç içinde muhalif gruplar içinde bazı cihadist örgütler varılan mutabakatı tanırken, bu mutabakatı tanımayan gruplar( Heyet Tahrir el Şam vb) ile Suriye rejimi arasındaki çatışmalar devam etmiş ve bu ayın başlarında Suriye rejimi resmen anlaşmayı sonlandırdığını ve İdlib’in güneyine operasyon başlattığını ilan ederek kısa sürede birçok yerleşim yerini ele geçirdiğini duyurmuştu.

Rejim karşıtı Uluslar arası güçlerin ve “TC”nin beslediği, eğitip-donattığı ve finanse ettiği çetelerin, Rusya’nın ve İran’ın desteğiyle kendini toparlayan ve güçlenen Esad rejimi karşısında Halep’ten, Doğu Guta’dan, Şam kırsalından İdlib’e kadar çekilmesinde “TC” ile ilişkilerini yeniden düzenleyen Rusya’nın etkin rol aldığı, “TC” aracılığıyla çetelerin İdlib’e çekilmesi karşılığında hava sahasını açarak “TC” devletinin Afrin’i işgal etmesine onay verdiğide bilinmektedir.  Şu durumda anlaşılan Esad rejiminin İdlib’e saldırısı-operasyonuna da izin vermiş ve çetelerin hamisi olan “TC” ve rejim karşıtı Uluslar arası güçlerede “çetelerinize sahip çıkın” mesaj vermektedir.

Daha öncesinde de defalarca diplomatik dillerle Esad rejimi yetkilileriyle Rus yetkililer “TC”devletini (ve de rejim karşıtı Uluslar arası güçleri) sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdıkları-uyardıkları bilinmektedir.

Esad rejimi tarafından başlatılan güçlü saldırılarla gerileyen ve toprak kaybeden  cihadist örgütler sınıra dayanmış durumdadır. Ve rejim saldırıları karşısında fazla tutunamayan çeteler yönlerini yeniden “TC” devletine çevirmiş durumdadırlar. Daha önce Halep’te, Doğu Guta’da olduğu gibi. Gelinen aşamada sıkışan “TC” devleti “güvenli” bölge arzusunu askeri sevkiyatlar eşliğinde daha baskın ve militer bir dille dillendirmesi de bu sıcak gelişmelerle birlikte olmaktadır

Açık olan şudur ki, Esad rejimi gücünü toparladıkça Suriye’nin “toprak bütünlüğü”nü sağlamak ve egemenliğini tüm Suriye’de yeniden tesis etmek için tüm rejim karşıtı muhalefete yönelecek ve etkisiz hale getirmeye çalışacaktır. Bugün İdlib’de de olan budur. Yarın Cerablus’ta, Afrin’de ve Doğu-Kuzey Suriye/ Rojava’da da olacak olan budur. Egemen sınıfların istemi budur. Güçler dengesi buna ne kadar olanak tanır veya nereye kadar izin verir bu ayrı bir konudur, Lakin Esad rejimi iktidarını tüm Suriyede yeniden tesis etme noktasında diğer burjuva gerici iktidarlardan-egemen sınıflarından farklı bir yönelime sahip değildir.

Gelinen aşamada, “TC”nin garantörlüğünde bulunan İdlib, çetelerin sıkıştığı ve Suriye rejiminin askeri operasyonlarıyla dahada sıkışan ve sürekli geri çekilerek Türkiye sınırını zorlayan bir bölge durumunda. İdlib’den Türkiye’ye olası göçlerin (üstelik cihadist-silahlı güçlerin)yaratacağı sıkıntılar her ne kadar dillendirilmese de egemen sınıfları bir hayli rahatsız eden bir gelişme olarak ilk gündemdedir. Hatay, Antep gibi Suriye’li mültecilerin yoğun olduğu bölgelerin artık mültecilerin ihtiyaçlarını karşılayamadığı ve mülteci kaldıramadığı, hatta bölge halkıyla çelişkilerin derinleşerek çatışmalı bir süreci zorladığı, buralardan batı illerine yaşanan göçlerin bu illerde yarattığı toplumsal sorunlar vb vs düşünüldüğünde İdlib ve çevresinden yaşanacak göçlerle nasıl bir tablonun açığa çıkacağı ortadadır. Üstelik Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte radikal silahlı örgütlerin içinde olan veya onlara destek veren cihadistlerden oluşacak göçlerin Türkiye-Kuzey Kürdistan sınırları içinde nasıl denetime alınacağı da koca bir sorundur.

“TC” devletinin kırmızı çizgisi; ezeli Kürt düşmanlığı

Kürt ulusunun hiç bir kazanımını sidiremeyen “TC” devletinin, Suriye’de başlayan iç savaşla birlikte Rojava kürtlerinin otorite boşluğunu-fırsatları değerlendirerek demokratik-ilerici bir yapılanmaya giderek kısa zamanda kendini örgütlemesi ve zamanla yerleşik kurumsallaşmalarını yaratarak bunu kalıcı hale getirme noktasındaki çabaları karşısında hazımsız-düşmanca bir tavır sergilemesi onun faşist karakterine ve niteliğine uygundur. IŞİD çeteleri üzerinden başaramadığını farklı yollardan ve politikalarla denemekten hiç bıkmayarak kürt düşmanlığını tekrar tekrar teyit etmiştir-etmeye devam etmektedir.

Afrin’i işgal ederek Rojava’dan koparmış, Cerablus’u işgal ederek Afrin ile diğer Kürt kantonları arasındaki bağlantıyı kesmiş, özellikle Arap yerleşim yerlerinden kaçıp “TC” ye sığınan Arap aşiretleri üzerinden bölgede örgütlenmeye gitmiş, provakasyonlar yaratmış, halkı huzursuz eden karışıklıklar çıkarmış, beslediği çeteler üzerinden saldırılar düzenlemiş, işgal ve saldırı tehditleriyle saldırganlığını sürekli canlı tutarak Rojava özgülünde Kürtlere olan düşmanlığını sürekli göstermiştir.

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da kürt ulusunun kazanımlarına yönelik saldırıları yanında Güney ve Batı Kürdistan’daki kazanımlarıda sürekli faşist Türk devletinin hedefi de olmuş ve halende bu düşmanlık hız kaybetmeden devam etmektedir. Hakurke’den başlayan ve Güney Kürdistan sınırı boyunca devam eden askeri işgal saldırısı, işgal ettiği alanlarda inşa etmeye çalıştığı askeri üslerle kalıcılaştırılmaya çalışılırken, Batı Kürdistanda da ilk günden itibaren “güvenlikli” bölge adıyla Rojava’nın tüm kürt yerleşim yerlerini işgal etmeyi hedeflemiş ve Kürtlerin kazanılmış tüm demokratik haklarına göz dikmiştir. Konjoktör o süreçte dile getirilen “güvenli” bölge çıkışlarını ötelese de, gelinen aşamada tekrardan dillendirilmesiyle birlikte gündeme oturmuştur.

“Güvenli” bölge; “TC” devletinin karın ağrısı

“Tampon-güvenli” bölge ile açığa çıkan unsurlardan biri ve esası Kürt düşmanlığında taviz vermeyen, geri adım atmayan faşist devlet gerçekliğidir. Kürt’ün ulusal varlığına, toplumsal gerçekliğine, sosyal bütünlüğüne ve belkide bunları daha etkili kılan örgütlü-askeri gücüne olan tahammülsüzlük, faşist-işgalci saldırıların sürekli boyutlanarak devam etmesine de zemin olmaktadır. Devlet, Kürt kazanımı diye bir şeyi kabul etmemektedir, en küçük bir ileri adım veya demokratik bir kazanımı kazanıldığı yerde boğmak, gaspetmek veya etkisiz kılmakla kendini şartlandırmış bir vaziyettedir. Kürt düşmanlığının gelinen aşamadaki yeridir veya adıdır bu, şizofrenik bir vakaa boyutundadır.

İşbirliği yapan veya teslim olan Kürt kabul edilmekte, hak arayan veya hak-hukuk diyen Kürt ise kabul görülmemektedir. Dahası, terörist olarak adlandırılmaktadır. Bu yüzden Kuzey-Güney ve Batı Kürdistan’daki demokratik-devrimci Kürt direnişi, direniş mevzileri ve demokratik kazanımları hedef olmaktan kurtulamamaktadır.

Güney Kürdistandan başlayarak Afrin’e kadar uzanan Kürt bölgelerinde kurmak istediği “tampon” bölge esas olarak Kürt demokratik kazanımları ve demokratik kürt ulusal hareketini hedeflemektedir. Kürdün hiç bir kazanımına veya olası kazanımına tahammül gösteremeyen “TC” devleti güvenli bölge adı altında tüm Kürt demokratik muhalefetini etkisizleştirmeyi, bastırmayı hedeflemektedir.

“Tampon-güvenli” bölge ile açığa çıkan ikinci mesele ise İdlib ve çevresinde sıkışan(buna ileride Afrin ve Cerablus-Azez’dekileri de eklemek yanlış olmayacaktır) ve Türkiye’ye sınıra dayanan aileleriyle birlikte cihadistler gerçekliğidir.

“TC” devletinin tahammülsüz davranışlarının, “oyalanmaya tahammülümüz yok” çıkışlarının, “B-C” planlarımız var açıklamalarının vb. üst üste gelmesi ve aceleci bir görüntü vermesinin tek sebebi bu “sıkışmışlık” halidir. İdlib’de verdiği tahhütleri yerine getirememenin, cihadstleri kontrol edememenin ve nihayetinde Suriye rejiminin İdlib’de ilerleyişinin ciddiyeti “TC” devletini ABD emperyalizmine itmiş, ABD emeryalizmi de S400 “yaptırımlarını” şimdilik rafa kaldırarak “TC” devletinin gelmesini beklemiştir. Çok beklemesine de gerek kalmadan, esas olarak ABD’nin çizdiği sınırlar üzerinden “güvenli” bölge üzerine ilk adımları da atmışlardır.

Her ne kadar “güvenli” bölge’nin çerçevesi-sınırları üzerine belirleyici güç ABD emperyalizmi görünse de, bölgedeki diğer emperyalist güçlerin de varlıkları ve etkinlikleri düşünüldüğünde, çizilen(veya zaman içinde çizilecek olan) çerçeve ve sınırların değişken olacağı da hesaba katılmalıdır.

Bu gelişmelerden hareketle şu iki durum dikkate alınmalıdır;

İlki, Rusya ve iran’ın desteğini arkasına alan Esad rejimi İdlib’e operasyon başlatmakla rejim karşıtı silahlı muhalefete yönelik tavrını göstermektedir. Bu; sırada Afrin, Cerablus-Azez’in olduğu mesajıdır aynı zamanda. Bu bölgelerde bulunan silahlı muhalif gruplar ya rejime teslim olacaklardır ya da Suriye’yi terketmeye zorlanacaklardır. Diğer yandan statüsü noktasında bir netlik olmamakla beraber Kürt kazanımları ise genel olarak hem rejim tarafından hem de Uluslar arası güçler açısından kabul edilmiş durumdadır.

İkincisi ise; Rejimin saldırılarıyla birlikte sıkışan ve geri çekilen çihadist örgütlerin ilk ve tek adresi “TC” devletidir.  “TC” devletinin “tampon” bölgede ısrarcı davranmasının bir nedeni de bu gelişmedir. Türkiye sınırına dayanan ve teslim olmayan çetelere sınır içinde değilde sınır dışında mekan bulma-yerleştirme ve çıkarları doğrultusunda yönlendirme arayışı ve girişimidir. Hem sınır içindeki Suriyeli mültecileri hem de Esad rejiminin operasyonlarından kaçan cihadistleri aileleriyle yerleştireceği en uygun topraklar, varlığına tahammül edemediği kürt kazanımlarının etkilediği, Kürtlerin yönettiği topraklardır.

İlk etapta Gre Spi-Serakaniye olarak planlandığı dillendirilen “güvenli” bölge, Kürt kazanımlarının da sabote edileceği bir bölge olacağı ortadadır. Arap nüfusunun yoğunluklu olduğu bu bölgeye yerleştirilecek olan cihadist çetelerin  “TC” devletinin eliyle Rojava’daki demokratik-devrimci dinamiklerin başına bela olacağı veya “TC” devletinin bu amacı güttüğü unutulmamalıdır.

“Güvenli” bölge karşısında, Kürt ulusunun demokratik kazanımlarının yanında olmak ve bu kazanımları sahiplenerek korumak devrimci bir görev, aynı zamanda sorumluluktur.

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler