Takip Et

Makale

Egemen medyaya itiraz ve alternatif[1]/ Temel Demirer

Bu krizli, sıkıntılı, baskı ve susturmaların sıradanlaştığı dönemlerde gazetecilik mesleğine sahip çıkmakta ısrarcı olmak gerekiyor; tıpkı Metin Göktepe’nin, Hırant Dink’in, Musa Anter’in hakikât arayışlarındaki gibi

“Eğer dikkat etmezseniz,

medya mazlumlardan nefret etmenize

ve zalimleri sevmenize sebep olur.”[2]

 “İtaatkâr işçiler istiyorlar!” vurgusuyla George Carlin’in, “Düşük maaş, uzun çalışma saatleri ve azaltılmış olanaklarla, en fazla makineleri çalıştırıp, kağıt işlerini yapacak kadar zeki ve en az bütün bu boktan işleri pasifçe kabul edecek kadar aptal insanlar istiyorlar. Karşılığını aldığınız anda sıfır olan fazla mesailerinizden sonra, şimdi de sosyal güvenlik paranız için geliyorlar. Emeklilik ikramiyenizi istiyorlar. O parayı geri istiyorlar ki Wall Street’deki cani dostlarına versinler… Bütün gün neye inanacağınızı söylerken kafanıza vuran sopa bu! Medyaları kafanıza vura vura neye inanacağınızı, ne düşüneceğinizi ve ne satın alacağınızı söylüyor,” diye tarif ettiği kapitalist zorbalığın medyatik yalan(lar) dünyasında yaş(atıl)ıyoruz.

Gerçeği olduğu gibi değil, gösterilmek istendiği gibi sunan; hızlı, yüzeysel, rekabetçi, kapitalist bir zaman silgisi olarak yalan(lar)la insan(lık)ı, iktidar için sürüleştiren çoban rolünü oynadığı dizaynda, sermaye yönlendiriciliğinde medya sınıfsal bir güç odağıdır.

Toplumsal bellek oluşturmada önemli rolü oynayan iletişim ağı; insan(lar)a tüketim ve biat kültürünü empoze eden iktidar aygıtı olarak “medya” sözcüğünün kökeni Latince “medium”dan geliyor. “Medium”, “araç”, “orta”, “ortam”, “aracı” anlamlarına gelir. Egemen sınıfın, ilişkilerinin sürdürülmesinden kaynaklanan çıkarlarının korumak için kitlelerin bilinçlerinin şekillendirilmesine hizmet eder.

Yani medya size ne düşünmeniz gerektiğini söyleyemez; ne üstüne düşünmeniz gerektiğini söylerken; medyayı kim(ler) kontrol ediyorsa, zihinleri de onlar kontrol eder.

“Medium”un çoğul hâli olarak da, insan(lar)ın kararlarını manipüle etmede kullanılan etkili aygıttır; yani Bill Hicks’in, “Medya ve popüler kültür, insanların aptal ve duyarsız kalmaları için egemen sınıfların kullandığı baskıcı araçlardır”; Jean Baudrillard’ın, “Haberin ahlâksızlık aşamasıdır medya,” notunu düştüğüdür.

Kolay mı? C. Wright Mills’in, “Medya, kitle insanına kim olduğunu anlatır, ona kimlik kazandırır. Medya kitle insanına ne olmak istediğini anlatır, ona hırs, beklenti ve tutkular kazandırır. Medya kitle insanına buna nasıl ulaşacağını anlatır, ona tekniği kazandırır. Medya kitle insanına öyle olmadığı hâlde öyle olduğunu nasıl düşüneceğini anlatır, ona kaçış imkânı verir,” diye tarif ettiği iletişim araçlarının tümüdür.

Medyanın gücünden çok, gücün medyası varken; “Dördüncü Kuvvet” olarak sunulan, herkesi on beş dakikalığına da olsa meşhur edebilen manipülasyon aygıtı olması yanında; Erdoğan Demirören’leri, Aydın Doğan’ları, Cem Uzan’ları “yaratan”dır.

“Ana akım”, “yandaş”, “yalaka” medya kapitalist toplum mühendisliğinin bir parçasıyken; “Medya, bir sokak köpeğidir. Mahalle ondan sorulur ama iyi ailelerin bahçesine giremez,” Jacques Beliérdette’in altını çizdiği üzere…

“Medyayı daha sorumlu ve demokratik hâle getirmeye ne dersiniz? Çok dar sınırlar var bunun için. Şirketleri nasıl demokratikleştirebiliriz demek gibi bir şey bu,”[3] diye tarif edilen koordinatlarda “medya demokrasi ile vardır” sözü doğru değildir. Medya, “demokrasi”nin olmadığı dönemlerde yani diktatörlükle yönetilen ülkelerde de vardır. Burada çıkan sonuç, medyanın sınıfsal karakteridir.

I) Medya nedir?

“Eğer bir ülkede kendi insanlarını kandıran bir medya varsa, o ülkenin başka bir düşmana ihtiyacı yoktur,” der M. Lidan…

Haksız da değildir. Çünkü medyanın görevi, özü gereği sorumlu bir anlayışla toplumu gerçekler doğrultusunda bilgilendirmek olsa da; egemen medya artık yalanla, çarpıtılmış haberlerle, ayrıştırıcı ve ötekileştirici yapısıyla bir canavara dönüşmüş durumda. TV’lerin haber sunuş biçimlerine, gazetelerin manşetlerine bakıldığında medyanın azgınlaşmış hâlini görmek mümkün.

Pratkanis E. Aronson, “Her gün birbiri ardına ikna edici mesaj bombardımanına tutuluyoruz. Medya dünyasından gelen bu çağrılar argümanın haklı ve tutarlı olmasından değil, sembollerin ve en temel insani hislerimizin manipülasyonu vasıtasıyla ikna edici oluyor. İyisiyle, kötüsüyle, içinde yaşadığımız çağ bir propaganda çağı” diye belirtir ve ikna metodunu demokratik ama propagandayı despotik bir yöntem olarak görür.[4]

Propagandanın toplumun en önemli sorunu olarak tanımlandığı böyle bir ortamda ondan korunmanın yolu da olay ve olgulara eleştirel bakabilmektir. Bize sunulan ve dikte edilen her şeyi gerçekmiş gibi algıladığımızda bu tuzaktan kurtulmak mümkün değildir.

Medya başta olmak üzere birçok alanda uygulanan algı yönetimi, kitleyi kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmek ve onları hedefledikleri amaçlar uğruna kullanılan bir nesneye dönüştürmektir. Bir tür psikolojik savaştır.

Gerçeği çarpıtarak ve çarpıtılanı gerçekmiş gibi sunarak algıyı kendi çıkarlarınca yönetmek, kimden gelirse gelsin gerçeğin öğrenilmesine engel lanet bir yöntemdir. Gerçeği ortaya çıkaracak özgür düşünebilmeye engel olan bu yöntem her türlü imkânını devreye sokar. Özellikle televizyon bu alanda son derece etkili bir silahtır. Bu silah da her zaman iktidarlara hizmet eder. Hele de gelinen noktada farklı düşünen, muhalif kanallar kapatılarak, tek sese, tek söyleme ayarlanmış durumda…

Medyanın söyledikleri ya da yazdıkları kadar ifade etmedikleri ve yazmadıkları da önemlidir.[5]

Ancak özgürce yazmak ve ifade etmek; “Basın özgürlüğü diye sokağa dökülenler ikiyüzlüler”[6] suçlamalarıyla müsemma sermaye medyasını açısından mümkün değildir.

Haber üretimi ile haberlerin hazırlanışı ve akışı, güç ve sermaye odaklarınca kıskaca alınmış bir dizaynda medya yönlendirici bir erek ve işleyiş taşımıyor mu? Böylesi bir kapitalist dünyada hangi etik kabullerden söz edilebilir?

Kaldı ki medyanın endüstriyel boyuta sıçraması sonrasında gazetelerin, dergilerin, TV kanallarının en stratejik bölümleri “ekonomi servisleri” oldu, dersek abartmış olur muyuz?

Medyanın ana gelir kaynağı reklam olunca ve reklama erişim, habere erişimin önüne geçince, objektif habercilik, yorumda özgürlük ve çeşitlilik, öncelikle ekonomi haberciliğinde, hakkın rahmetine kavuşmaz mı?

I.1) Gazete ve TV

“Türkiye’de gazeteciliğin sefaleti”nden[7] söz edilirken ve George Orwell’in çok bilinen bir sözüyle, “Gazetecilik, başkasının basılmasını istemediği şeyi yayımlamaktır. Geri kalan her şey halkla ilişkiler”ken; sadece hatırlatmakla yetinelim!

Napoléon Bonaparte, “Üç gazete, beni yüz sancaktan daha çok korkutur”…

Oscar Wilde, “Gazeteler de dejenere oldu. İçlerinde güvenilir olan da çıkıyor”… “Modern gazetecilik, kendi varlığını ‘en güçlülerin hayatta kalması ilkesi’ ile açıklar”…

Emma Goldman, “Haberleri günlük basından takip ediyorsunuz. Oysa bu basın, gerçeği arayanlar için yeryüzünde bakılacak en son yerdir”…

Malcolm X, “Ger hûn baldar nebin, rojnamevan li we, kesên ku zilm li wan hatiye kirinê nefretê; kesên ku zilm dikin re jî hezkirinê dest bixe./ Eğer dikkatli değilseniz, gazeteler sizin zulüm gören insanlardan nefret etmenizi ve zulmü uygulayan insanları sevmenizi sağlar”…

Tom Stoppard, “Gazeteler dışında hür basına bir itirazım yoktur”…

Can Dündar, “Gazetelerin 2. sayfasında ünlülerin nasıl yaşadıkları, 3. sayfasında ünsüzlerin nasıl öldükleri yer alır,” diye uyarır hepimizi!

Ya Roald Dahl’in, “Lütfen, yalvarıyorum gidin televizyonunuzu çöpe atın ve boşalan yere güzel bir kütüphane kurun,” dediği TV’ler mi?

“Hakikâtin imaja yenik düştüğü, her şeyin ‘eğlenceli’ bir biçimde sunularak içeriksizleştirildiği, müthiş bir enformasyon bombardımanının insanları parçalara ayırarak tepkisizleştirdiği, hafızanın kaybolduğu, algılamanın ve muhakeme yeteneğinin azaldığı bir dönemde televizyon bir cazibe merkezi olarak hayatımızın başköşesine oturdu. Yirmi dört saat yayın yapan kanallarla tam bir görüntü sarhoşluğu yaşıyoruz. Alışkanlıklarımız, konuşma biçimimiz, ilişkilerimiz televizyona endekslendi sanki. ‘Eğlenceli’, ‘renkli’ bir hayat yaşamaya başladık. Resmi ideolojinin yasaklıları, toplum kıyısında yaşayanlar bütün ‘giz’leriyle evlerimizde artık. Kameralar pervasızca mahremiyetimizin en ücra köşelerine giriyorlar. Şiddetin bütün türleriyle tanıştık. ‘Reality show’larla kan ve acının da bir satış değeri olduğunu, reklam alabileceklerini öğrendik. Kapitalizmin en temel özelliği olan rekabetin insanları nasıl vahşileştirdiğini, iğrençleştirdiğini gördük. Duygularımız, tepkilerimiz, duyarlılıklarımız törpülendi… Tek sesli devlet televizyonunun ardından gelen bu denli çok seçenek karşısında nihayet ‘demokratikleştiğimize’ inandık; uzaktan kumanda aletini ‘özgürce’ kullanma hazzıyla kendi ‘gücümüzün’ farkına vardık.”[8]

Kolay mı? “Televizyon, kurulu düzeni tekrarlayıp duran imgeler ve yankısı olan sesler bırakır boşluğa; yeryüzünde bunların ulaşamadığı tek bir nokta yoktur. Bütün dünya kötü dizilerin bir banliyösü gibidir, bizler ithal malı duyguları, bir konserve misali tüketirken, hayatı oluşturmak, düşünerek, paylaşarak yaşamak yerine salt izlemek üzere şartlandırılan televizyon çocukları yetiştiriyoruz. Latin Amerika’da ifade özgürlüğü, birkaç radyo istasyonunda ve yerel gazetelerdeki protestolarda bulunmak hakkından ibarettir. Polisin kitap yasaklamasına gerek kalmadı ki, fiyatları kitapların yasaklanmasına yetebiliyor”du Eduardo Galeano’nun işaret ettiği gibi…

“TV” deyip geçmeyin sakın ola![9]

Televizyonun gücü ortada… İngiltere’de bağımsız televizyon kanalı ITV’de 1979’da greve gidilmişti. Grev süresince hiçbir program yayımlanmadı. Yine de yaklaşık bir milyon seyirci, grev biter de yayın başlar diye, 75 gün boyunca sürekli boş ekranı seyretti.

Bir örnek de Güney Amerika’dan: Brezilya’da bir televizyon kanalı, 8 Mart 1980’de Rio de Janeiro yakınlarındaki bir çiftliğe Jüpiter gezegeninden uçan dairelerin geleceği haberini verdi. 50.000 Brezilyalı çiftliğin önünde toplanarak uçan daireleri beklemeye koyuldu, geceyi orada geçirdi. Sabah olunca, büyük bir hayal kırıklığı içinde herkes evinin yolunu tuttu. O arada televizyona ve hükümete karşı gösteriler yapıldı. Ama en çok öfkelenenler, sözünü tutmayıp da televizyonu yalancı çıkaran Jüpiterlilere sövüp sayanlardı.

Kennedy, 1960’da Nixon’a karşı seçimleri kazanıp Beyaz Saray’a adım attığında, “Rüzgârın yönünü televizyon değiştirdi” demişti. Başkanlık seçimleri, ABD’de televizyon için büyük bir kaynak olmuştur hep. Ülkenin tarihinde en büyük “rating”i yine 1960 seçimi öncesi Kennedy ile Nixon arasındaki “Büyük Tartışma” programı almıştı. Dört bölümden oluşan programın ilk bölümünü 75 milyon, ikinci bölümünü 61 milyon, üçüncü bölümünü 70 milyon, son bölümünü de 63 milyon seyirci izlemişti.[10]

Toparlarsak; Danny Glover’ın, “Günümüzde, medya diktatörlüğü askeri diktatörlüğün yerini alıyor. Büyük ekonomik gruplar medyayı kullanıyorlar ve kimin konuşabileceğine, kimin iyi adam kimin kötü adam olduğuna karar veriyorlar…”

Stephen Colbert’in, “İşler şöyle yürüyor: Başkan birtakım kararlar veriyor. O karar verici. Basın sekreteri bu kararları açıklıyor ve siz basındakiler o kararları yazıp dizdiriyorsunuz. Karar ver, açıkla, yaz. Sonra da tashihini yapıp evine git…” 

John Dewey’in, “Gericiler gücü elinde tutuyor; yalnızca ordu ve poliste değil, basın ve okullarda da…” biçiminde özetledikleri egemen medya konusunda Robert Fisk, “Gazetecilik bir süredir artık doğrudan iktidarlara kenetlendi. Ve tümüyle iktidar dilini kullanır hâle geldi!”[11] derken; “Medya asla sadece medya değildir”! Hele ki kapitalizmin merkezlerinde…[12]

Bir örnek bile bunun böyle olduğunu gösterir; şöyle ki: Avrupa Gıda Bilgi Konseyi (EUFIC) Genel Direktörü Dr. Laura Fernandez Celemin, Avrupa Beslenme Dernekleri Federasyonu (FENS) üyesi 8 ülkenin gazetelerinde, “beslenme” konulu 375 haberi incelediklerini, bu haberlerin yüzde 49’unun asılsız iddialardan oluştuğunu tespit ettiklerini açıkladı![13]

II) Türk(iye) medyası

Ayşe Düzkan’ın, “Halkın başına ne geldiğini bilme hakkı engelleniyor,”[14] vurgusuyla betimlediği Türk(iye) medyası için ‘Sınır Tanımayan Gazeteciler’ (RSF) Türkiye temsilcisi Erol Önderoğlu da, “Gazetecilik yapmak düpedüz suç oldu,”[15] der…

Gerçekten de Ümit Alan’ın, “AKP medyasının tümünün Akitleştiği”ni söylediği[16] tabloda; Leyla Zana’yla yapmayı planladığı, Vedat Türkali’yle de yaptığı röportajı engellenince NTV’nden ayrılmak zorunda bırakılan Banu Güven de, “Patronlar bazı kuruluşlara yerleştirilen iktidar ajanları aracılığıyla ya da bazen doğrudan ilgili makamlardan aranarak güdülüyorlar,”[17] açıklamasıyla neyin, ne olduğunu ortaya koyar.

“Bugün birçoğumuzun haber alma özgürlüğünden mahrumiyet nedeniyle medya mağduru olmasının yanı sıra medya çalışanlarının birçoğu da inanılmaz haksızlıklar yaşıyor”ken;[18] 2005’te gazetelerin yüzde 41 kadarı iktidar destekçisiydi. 7 yıl sonra 2012’de -spor gazetelerini saymazsak (400 bin satış)-, iktidar, 4 milyon 100 bin kadar satan siyasi gazetelerden yüzde 60’ını iktidar tam kontrol ediyor; yüzde 25’ini denetimi altında tutuyor, haber ve manevra alanlarını belirliyor; sadece yüzde 15 kadarı muhalif. Ayrıca TV’ler de hemen hemen benzer şekilde, çoğunlukla iktidarın ya tam denetimi altında ya da denetimli yayın yapıyorlar…[19]

Varın 2019’daki hâli siz düşünün!

Bunda şaşırtıcı bir şey yok! Çünkü Türk(iye) basını, iktidarın ellerine doğdu ne yazık ki. Hatırlayalım: Bir yandan Avrupa’da gazetelerin toplumsal hayatta ne denli etkili olduğu gören, diğer yandan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da Türkçe ve Arapça bir gazete çıkarttırıp, bir de üstüne bu gazete yoluyla İstanbul’u topa tuttuğunu bilen II. Mahmut’un, yayınladığı fermandaki ifadeleriyle, “Gazete konusunu düzene koymak…” için emirle var ettiği İstanbul’daki ilk Türkçe gazete Takvim-i Vekayi, başında memurların olduğu bir sözde haber organıydı. Zaten bir zaman sonra da Saray’ın resmi duyurularını yayınlamaktan başka bir şey yapmaz oldu. Buna rağmen Türkiye’de iktidar ve medya ilişkisinin binlerce trajikomik vakasından biri olarak, devletin gazetesi, basit dizgi yanlışları yüzünden yılları bulan sürelerle ve tabii devlet tarafından kapatılıp durdu.

Sonrasında daha çok bugünün iktidar-medya ilişkisini andıran “icazet” sistemi devreye sokuldu. Komedi ise hiç bitmedi: Osmanlı’da, biri devletin diğeri de devletin gazete çıkarması için para verdiği bir İngiliz’in çıkardığı iki gazete varken, dolayısıyla devletlû, emir ve icazet verdiği iki gazeteye hükmediyorken, basınla ilgili sınırlayıcı, yasaklayıcı maddeler 1858’de Ceza Kanunu’na girdi. Bunu yasal başka düzenlemeler izledi ve gazeteci, haber yapmak için devletten izin alan bir aktöre dönüştürüldü…

Biz kendimizi bildik bileli değerli yayın yönetmenlerinin, “Geçenlerde sevgili Başbakanımız telefonla aradı” gururlanmalarını okuduk gazetelerde. İcra ettiği mesleğin, saygınlığını bağımsızlık idealinden aldığını, asıl gurur duyulması gerekenin herhangi bir iktidar odağıyla özel telefon sohbetleri gerçekleştirmemek olduğunu unutmaktan değil, bilmemekten ileri geliyor bu gururlanma hâli. En muteber sayılan “gazetecilerin”, lider uçaklarında uçarak en çok iktidar mili kazananlar olduğu bir medya sistemi, bir tek iktidar döneminde, öyle birkaç yılda oluşabilecek bir şey değil zaten. İki örnek, “Alo Fatih!”lere nerelerden geldiğimizi hatırlatmaya yetecektir.

Mehmet Barlas, 18 Nisan 2011’de Sabah’ta yayınlanan “Özal neden hâlâ bazı yaşayanlardan daha ileride?” adlı yazısında şöyle diyordu: “Gece sabaha karşı telefon çaldığında arayanın Özal olduğunu bilirdim… Aynı şekilde o gece Özal’ın benim dışımda en az 20 kişiyi daha aradığını da bilirdim.”

Ertuğrul Özkök de, Hürriyet’te, 1 Ekim 2009’da yayınlanan “Jurnalci gazetecilere yazıyorum” başlıklı köşe yazısında, “O akşam saat 23 sularında evimin telefonu çaldı. ‘Başbakanlık Konutu’ndan’ aranıyordum. Özal, ‘Ne yapıyorsun’ diye sordu. ‘Çok üzgünüm Sayın Başbakan, bunun olmasını hiç istemezdim’ dedim. ‘Boşver, sen şimdi beni dinle’ dedi ve arkasından beni hayretler içinde bırakan şu sözleri söyledi: ‘Sen şimdi gazetenin tepesindeki bu yazıya bakıp, Başbakan Hürriyet’i sildi, artık benim telefonuma bile çıkmaz diye düşünürsün. Hayır. Hürriyet ve sen başkasın, İstanbul’daki o iblisle, Zürih’teki o iblis başka. Bana her gün telefon edeceksin ve ben de her gün senin telefonuna çıkacağım.’ Tahmin edeceğiniz gibi, İstanbul’daki ‘iblis’ rahmetli Çetin Emeç, Zürih’teki ise patronum Erol Simavi’ydi. Bu sözleri sıkıntılı bir şekilde dinledim. Özal dediğini yaptı. Öldüğü güne kadar ne zaman arasam telefonuma çıktı ve onunla bu ilişkim, gazetecilik kariyerimde yükselmeme çok büyük katkıda bulundu. Ben, bazı gazetecilerin bana ‘Özköşk’ adını takmasına neden olacak kadar Özal’a yakın bir gazeteciydim,”[20] demişti…

İktidarın kontrolündeki satılık kalemler yanında Türk(iye) medyasında baskı ve sansür de hiç eksik olmadı…

Türkiye’de bazen kaba saba, bazen inceltilmiş bir biçimde olsa da zaman zaman azalıp çoğalsa da basında sansür, gelenekselleşmiş bir devlet politikası olarak hep uygulandı.[21]

Zaten Türk(iye) basını hiçbir zaman özgür olmadı. “Her dönem sansür kılıcını tepesinde hissetti. İster Padişah Abdülhamit olsun, ister İttihat Terakki’nin şanlı komutanları, ister Cumhuriyet elitleri, hatta seçilmiş başbakanlar ya da anlı şanlı generaller, Türkiye’de siyasi sistemde her şey değişti ama tek bir alışkanlık değişmedi. İktidarı ele kim geçirdiyse yaptığı ilk iş basını sansürlemek, kontrolü altına almayı hedeflemek oldu. Bu yüzden bugün AKP özelinde tartıştığımız ‘basın özgürlüğü’ konusunu sadece günümüzün gelişmeleri ile ele almaya kalkarsak bir tek AKP’ye değil Türkiye’deki şanlı basın sansür kültürüne ayıp etmiş oluruz!”[22]

İşte birkaç örnek!

i) ‘The New York Times Gazetesi’nin Pulitzer Ödüllü eski Türkiye Şefi Stephen Kinzer’e, yazılarıyla Antep’teki Roma mozaiklerinin korunmasına katkı sağladığı için Antep Belediyesi tarafından 27 Mayıs 2015’de verilmesi planlanan “Fahri Hemşehrilik Beratı” aniden iptal edildi. Beratı almak için aylar öncesinden davet edildiği törene gelen Kinzer, otele geldiğinde organizatörlerin mahçup bir şekilde, kendisine, fahri vatandaşlığının Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kişisel emriyle iptal edildiğini söylediğini anlattı.[23]

ii) Çankaya Köşkü’nde 10 Şubat 2016’da yapılan toplantıda bölgedeki operasyon bilgilerine ilişkin açıklamanın “tek bir ağızdan” yapılması kararlaştırıldı. Başbakanlık yetkililerinin yanı sıra, Emniyet Genel Müdürlüğü, Genelkurmay, Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü, TRT ve Anadolu Ajansı’ndan üst düzey yetkililerin katıldığı toplantıda, operasyonlarla ilgili haberlerin nasıl verileceği konusunda tavır belirlendi.[24]

II.1) Durum = Baskı + Sansür!

Türkiye siyasi tarihi ve basın tarihine şöyle bir göz attığımızda, gazetecilik mesleğinin her zaman tartışmalı olduğu görülür.

Bu tartışmanın merkezinde gazetecinin kimin sözünü söylemekten mesul olduğu konusu yer alır. Gazeteci devletin hassas konularında devletten yana mı, hakikâtten yana mı tavır alır? Gazeteci özellikle de güçlü patronların hâkim olduğu 80’ler sonrası medyası içinde patronun çıkarını savunmak ya da onun çıkarlarına aykırı davranışlardan kaçınmak zorunda mıdır?

Gazetecinin elbette kendi kişisel siyasi tavrı, inancı, bağlılığı ve de geçim derdi vardır. Ancak gazeteci, mesleğin icabı gereği bütün inançlarını parantez içine almalıdır. Her şeyden önce haktan, hakikâtten yana olmalıdır.

Dünyada muhafazakâr popülist siyasetin yaygınlaştığı, demagogların hızla yayıldığı bu dönemde, neo-liberal kapitalizm tüm vahşiliğiyle hüküm sürmekte ve bu koşullarda gazetecinin hakikâti arayanı da muktedirler nazarında hiç makbul değil. Ancak yine bu koşullarda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey hakikât.

Çünkü hakkını aramak, adaletsizliklere, hukuksuzluklara eşitsizliğe itiraz ancak gerçekleri öğrenmekle mümkün olabilir. Bu nedenle bu dönemde ne pahasına olursa olsun gazetecinin hakikâtlisine çok ihtiyacımız var.[25]

Bu krizli, sıkıntılı, baskı ve susturmaların sıradanlaştığı dönemlerde gazetecilik mesleğine sahip çıkmakta ısrarcı olmak gerekiyor; tıpkı Metin Göktepe’nin, Hırant Dink’in, Musa Anter’in hakikât arayışlarındaki gibi…

Nevşin Mengü’nün, “Çok sayıda gazeteci şu an cezaevinde… Bunu bir basın özgürlüğü meselesi olarak değerlendiriyoruz ama bence bu konu basın özgürlüğü meselesi değil. Türkiye’nin bir hukuk devleti olmaması meselesi… Bu bir hukuk meselesi. Hukuku kaybederseniz, basın özgürlüğünü sağlamanızın imkânı yok”…[26]

Umur Talu’nun, “Giderek daralan, gazetecinin dik duruşunu ezen, sendikası ortadan kaldırılan bir ortam oluştu. Medya büyürken, birey gazeteciyi un ufak eden bir durum ortaya çıktı”…[27]

Gündüz Vassaf’ın, “Geçmiş 60 yılın hiçbir döneminde Türk zindanlarında bu kadar çok gazeteci olmadı”…[28]

Avrupa Parlamentosu Başkan Yardımcısı Ulrike Lunacek’in, “Türkiye’de polisin muhalif TV ve gazeteyi basıp ardından propaganda yayınına başlaması çok ağır biçimde eleştirilmeli”…[29]

Ruşen Çakır’ın, “Türkiye’deki gazeteciliği artık polis ve savcı belirliyor”…[30]

Hıfzı Topuz’un, “Holding patronlarının baskısıyla basın özgürlüğü darbeler yedi. Göze batan gazete çalışanları ve köşe yazarlarının işine son verildi. Başbakan, ‘Sen patronsun. At bunları gazetenden. Sustur!’ diyebiliyor. Başbakan televizyon dizilerine bile karışır oldu,”[31] diye haykırdıkları tabloda Jeremy Bentham’ın, “Sansürün yol açtığı kötülükleri soruyorsanız, bunu ölçmek olanaksızdır; çünkü sansürün nerede bittiğini bilmek mümkün değildir,” sözünü hatırlamamak mümkün mü?

Türk(iye) medyasının hâl-i pür melaline ilişkin olarak hızla sıralıyorum:[32]

167 ülkenin değerlendirildirilği ‘The Economist’in, ‘2018 Demokrasi Endeksi Raporu’nda Türkiye 2017 yılına oranla on basamak daha gerileyerek 110. sırada yer aldı. Demokrasi puanı ise 4.88’den 4.37’ye geriledi. Türkiye bu sıralama ile Nijerya, Uganda, Zambiya, Lübnan, Sri Lanka’nın gerisinde kaldı.[33]

‘Özgür Gazeteciler İnisiyatifi’, 2018’de 521 gazetecinin yargılandığını, 112 gazeteciye toplam 547 yıl, 3 gazeteciye ise müebbet hapis cezası verildiğini belirtti.

‘Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün ‘2018 Dünya Basın Özgürlüğü’ sıralamasında Türkiye 180 ülke arasında 157’nci sıra yer aldı.

Yine ‘Uluslararası Basın Enstitüsü’ (IPI) verilerine göre, 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana Türkiye’de 170’e yakın gazete, dergi, radyo ve TV kanalı kapatıldı, 3 bin 230 gazeteci ise işinden oldu[34].

‘Bağımsız İletişim Ağı’nın (BİA) ‘Medya Gözlem Raporu’na göre, 123 gazeteci hapiste. 304 gazeteci ve medya temsilcisi 46 ağırlaştırılmış müebbet, 3 bini 23 yıl 10 ay hapis istemiyle yargılandı. 28 gazeteci Erdoğan’a hakaret sanığı ve/veya şüphelisi oldu.[35]

Yine BİA’nın 2018 Nisan-Mayıs-Haziran verileri de şunları ortaya koyuyor: Medyanın birçok düzlemde karşılaştığı politik, yasal veya fiziki baskılara dikkat çeken raporda 315 gazeteci, köşe yazarı, yayın sorumlusunun 47 ağırlaştırılmış müebbet, bir müebbet hapis, 3 bin 34 yıl 6 ay hapis, 4 milyon 40 bin TL maddi veya manevi tazminat istemiyle yargılandığını gösteriyor. Gazetecilere, “darbecilik”, “örgüt propagandası”, “örgüt üyeliği”, “hakaret” veya “Cumhurbaşkanı’na hakaret” gibi iddialarla toplam 2 ağırlaştırılmış müebbet, 137 yıl 2 ay 19 gün hapis cezası verildi.[36]

2018’de 105 gazeteci hâkim karşısına çıktı, 45 gazeteci tutuklandı, 123 gazeteci ile 50 basın emekçisi gözaltına alındı. 102 gazeteci hapis cezası aldı, 1 yabancı gazeteci tutuklandı, 33 gazeteciye dava açıldı. 22 gazeteci saldırıya maruz kaldı, 10 gazeteci tehdit aldı, 1 gazeteci öldürüldü, 25 gazeteciye soruşturma açıldı. 11 gazeteci para cezası aldı, 27 gazetecinin hapis cezası onandı.

17 haber sitesine ve 672 habere erişim engeli konuldu. 1 gazete hakkında soruşturma başlatıldı. 2 gazeteciye tazminat davası açıldı, 1 gazeteci tazminatsız kovuldu. 1 gazeteci için suç duyurusunda bulunuldu. 3 televizyon kanalına ağır para cezası verildi ve bazı programlarının yayını durduruldu. 1 televizyon kanalı ve 1 radyo kapatıldı; 2 tiyatro oyunu yasaklandı. 3 habere yayın yasağı geldi. 1 haber ajansı kapandı; 1 gazete 18 bin lira tazminat ödemeye mahkûm edildi. 1 gazeteye 100 bin liralık tazminat davası açıldı; 5 kitap cezaevine alınmadı; 2 gazete sansüre uğradı. 1 yönetmen gözaltına alındı; 1 gazete ve matbaasına kayyım atandı. 2 sinema filmi yasaklandı. 5 köşe yazısına erişim engeli getirildi. 1 kitaba dava açıldı; 1 kitap sansüre uğradı. 3 söyleşi engellendi, 1 şair tehdit edildi. 1 gazeteye dava açıldı, 12 kitap yasaklandı, 1 röportaj sansürlendi. 1 televizyon programının yayını engellendi. 1 film etkinliği yasaklandı; 4 gazete ve 2 televizyon kanalı cezaevlerinde sansüre uğradı. 1 filmin gösterimi yasaklandı. 3 gazete kapatıldı.[37]

Gazetecilik örgütlerimizin raporlarıyla sabit olduğu üzere 2018’de 47 gazeteci tutuklandı, 76’sı hapis veya para cezası aldı. 700’ü işsiz kaldı. Üç yılda 1954 gazetecinin basın kartı iptal edildi. Çok sayıda gazeteci işten çıkarıldı.[38]

Türkiye’de çalışan gazeteci sayısı toplam 30 bin; gazetecilerin işsizlik oranı yüzde 30; 10 yılda işsiz kalan gazeteci sayısı 10 bin; gazetecilerin sendikalaşma oranı yüzde 6; sarı basın kartı olan gazeteci 15 bin; basın kartı olmayan gazeteci 15 bin; Cezaevinde bulunan gazeteci sayısı 141; basın özgürlüğü alanında Türkiye 180 ülke içerisinde 157’nci; 15 Temmuz darbe girişiminden sonra kapatılan gazete, dergi, radyo, TV sayısı 170.[39]

Türkiye’de çalışan 30 bin gazeteci, baskı ve ekonomik sıkıntılara maruz kalıyorken; ‘Türkiye Gazeteciler Sendikası’ (TGS) Başkanı Gökhan Durmuş, “Çalışan gazeteciler haber yaparken ekmekleri ile sınanıyor”; ‘Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ (TGC) Genel Sekreteri Sibel Güneş de, “10 yılda işsiz kalan gazeteci sayısı 10 bin iken, şu an çalışan 15 bini basın kartı sahibi olmak üzere toplamda 30 bin gazeteci mevcut. Ülkede sansür ve otosansür yoğun bir şekilde gündemde. Bu durum, Avrupa raporlarına da yansımış. Bu süreçte haber yazarken ekmekleri ile sınanıyorlar,” dedi.

Bunlar elbette “tesadüf” değil; hele hele tarih(imiz)in gerçekleri karşımızdayken!

III) Biraz da (cinayetler) tarih(i)

Egemen baskının sürekliliği; gazetecilerin suikasta kurban gitmeleri tarih(imiz)in kötü miraslarından biri. Akla hemen gelen isimler Serbesti gazetesinden Hasan Fehmi (1909), ‘Sada-yı Millet’ gazetesinden Ahmet Samim (1910), ‘Milliyet’ gazetesinden Abdi İpekçi (1979), ‘Hürriyet’ gazetesinden Çetin Emeç (1990), ‘Özgür Gündem’ gazetesinden Musa Anter, ‘Cumhuriyet’ gazetesinden Uğur Mumcu (1993), ve Ahmet Taner Kışlalı (1999), ‘Agos’ gazetesinden Hrant Dink (2007) ve tabii ki daha da başkaları…

Tüm bunların devlet ve politik durumla ilgili olduğu açıktır.

COĞRAFYAMIZDAN GAZETECİ VE YAZAR CİNAYET(LER)İ
1 Rupen Zartaryan, Ermeni yazar, 41 yaşında 24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” (sürgün) edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.
2 Siamanto, Ermeni yazar, 37 yaşında 24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.
3 Yervant Sırmakeşliyan, Ermeni yazar, 45 yaşında 24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.
4 Armen Darian, Ermeni yazar, 23 yaşında 24 Nisan 1915’de gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.
5 Levon Laents, Ermeni yazar, 33 yaşında 24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.
6 Erukhan, Ermeni yazar, 45 yaşında 24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.
7 Tılgadints, Ermeni yazar, 55 yaşında 24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Kendisinden bir daha haber alınamadı.
8 Krikor Zohrab, Ermeni gazeteci, yazar, hukukçu ve milletvekili, 64 yaşında 24 Nisan 1915’de Çankırı’ya “tehcir” edildi. 15 Temmuz 1915 tarihinden sonra Urfa yakınlarında Çerkez Ahmet ve Nâzım tarafından başı taşla ezilerek öldürüldü.
9 Taniel Varujan, Ermeni yazar, şair, 31 yaşında 24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. 13 Ağustos 1915’te öldürüldü.
10 Rupen Sevag, Ermeni şair, hekim, aynı zamanda Balkan Savaşı gazisi, 30 yaşında 24 Nisan 1915’de İstanbul’da gözaltına alındı ve Çankırı’ya “tehcir” edildi. Ağustos 1915’te öldürüldü.
11 Sabahattin Ali, Gazeteci-Yazar, Marko Paşa, Kırklareli, 16 Haziran 1948 Yurtdışına kaçma girişimi sırasında, Bulgaristan sınırında katledilmesinden 2.5 ay sonra 16 Haziran 1948’de cesedi buldu. Öldürülme tarihi ise 1 Nisan 1948’di.
12 Zeki Erginbay, ‘Teknik Güç’ dergisi yazı işleri müdürü, 3 Şubat 1977, İstanbul 23 Ocak 1977 Pazar günü gözaltına alınıp kaçırıldı. 12 gün sonra cesedi Şile yolu üzerindeki Ömerli Barajının kıyısında bulundu. İşkence edilmiş ve kalbine sıkılan tek kurşunla öldürülmüştü.
13 Bülent Ülkü, ‘Körfeze Bakış’ gazetesinin sahibi ve yazı işleri Müdürü, Bursa, 31 Mart 1992 Kaybedildikten bir süre sonra 31 Mart 1992’de işkence edilip, kafasına kurşun sıkılarak öldürüldü.
14 İhsan Uygur, ‘Sabah’ gazetesi muhabiri, İstanbul, 6 Temmuz 1993 Gazetenin şoförlerinden Yüksel Alptekin ile birlikte kaybolur ve akıbetleri konusunda hiçbir haber alınamaz. 6 Temmuz 1993’e bindikleri gazetenin otomobili İstanbul Pendik’te yakılmış olarak bulunur.
15 Ferhat Tepe, ‘Özgür Gündem’ gazetesi, Bitlis, 3 Ağustos 1993 Ferhat Tepe, ‘Özgür Gündem’ gazetesinin Bitlis muhabirliğini yapıyordu. 28 Temmuz 1993’de içinde üç kişinin bulunduğu bir arabaya zorla bindirilerek gözaltına alınır ve kaçırılır. Cesedi 9 Ağustos 1993’de Elazığ Devlet Hastanesi’nde bulunur.
16 Nâzım Babaoğlu, ‘Özgür Gündem’ gazetesi, Siverek/Urfa, 12 Mart 1994 Nâzım Babaoğlu, ‘Özgür Gündem’ gazetesinin Urfa muhabiriydi. 12 Mart 1994 tarihinde bir haber için Urfa’dan Siverek’e gider ve kendisinden bir daha haber alınamaz.
17 İsmail Ağay, ‘Özgür Ülke’ gazetesi, 29 Mayıs 1994, Batman (dağıtımcı) ‘Özgür Ülke’ gazetesinin Batman dağıtımcısıydı. 29 Mayıs 1994 tarihinde kaybedildi ve akıbeti konusunda hiçbir haber alınamadı.
18 Seyfettin Tepe, Yeni Politika gazetesi, Bitlis, 29 Ağustos 1995 Yeni Politika gazetesinin Batman muhabiriydi. Gözaltına alınıp kaybedilen kardeşi Ferhat Tepe ile ilgili araştırma yapıyordu. 1995 Ağustos’u başlarında Batman’da gazete bürosundan gözaltına alınarak Bitlis’e götürüldü. Birkaç gün sonra da Bitlis Emniyet Müdürlüğü’nde “intihar etti” denilerek cesedi ailesine teslim edildi.
19 Metin Göktepe, Evrensel gazetesi, İstanbul, 8 Ocak 1996 Gözaltında işkence yapılarak öldürüldü
20 Metin Alataş, ‘Azadiya Welat’ gazetesi çalışanı, Adana, 4 Nisan 2010 Türkiye’de Kürtçe olarak yayımlanan tek gazete olan ‘Azadiya Welat’ gazetesi Adana çalışanıydı. 3 Nisan 2010’da kayboldu, 4 Nisan’da bir portakal bahçesinde ağaca asılı olarak bulundu.

Cinayetler tarihinden[40] bugünlere hızla sıralarsak: 1925’te patlak veren Şeyh Sait İsyanı’yla devreye sokulan Takrir-i Sükûn Kanunu’yla Şark İstiklâl Mahkemesi’ndeki gazeteciler davası basına gözdağı verilmesi açısından çok etkili oldu. Gazetecilere, adeta, neyi yazmaları neyi yazmamaları gerektiğini öğütleyen Şark İstiklâl Mahkemesi’nin faaliyetlerine, artık bu mahkemelere gerek kalmayınca, 7 Mart 1927’de son verildi.

Basın bu duruşmaların ardından artık tamamen tek sesli hâle geldi. Gazeteler uzunca bir süre iktidarın hoşuna gitmeyecek hiçbir şey yazamaz oldular. 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulduğu günlerde basında nispeten bir çokseslilik hissedildiyse de bu dönem uzun sürmedi. 25 Temmuz 1931’de yeni bir Basın Kanunu yürürlüğe girdi. Bu kanunla, hükümete, “ülke çıkarlarına ters düşen yayınları” nedeniyle gazete ve dergileri kapatma yetkisi yeniden tanındı. Böylece 1929’da kaldırılmış olan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun basınla ilgili hükmü bir başka kanunla yeniden yürürlüğe girmiş oldu.

Basındaki tekseslilik 1946 başına kadar kesintisiz sürdü.[41]

Bu çerçevede denilebilir ki, Tek Parti döneminin muhalifleri sindirme ve kontrol etme araçları esas olarak, 1920’den beri faaliyette olan İstiklal Mahkemeleri ile 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu’ydu. Bunların eksik kaldığı yerleri dolduran 1931 tarihli Matbuat Kanunu, 1932’de iki kez, 1933, 1934 ve 1938 yıllarında birer kez ağırlaştırılmıştı. Bu dönemde çeşitli eğilimlerden onlarca gazete kapatılmış, gazeteciler yargılanmış, bazıları örnek olsun diye hapis, sürgün cezalarına çarptırılmışlardı. Ama basın sadece baskı ile değil, ödüllendirme ile de susturuluyordu. Mustafa Kemal’in sağlığında yaklaşık 40 gazeteci milletvekili olmuştu. Mustafa Kemal’in azılı muhalifi Rıza Nur durumu şöyle özetlemişti:

“Mustafa Kemal, matbuatı tamamiyle eline almıştı. Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye gazetesini büyüttü. Makineler getirdi, başına Falih Rıfkı’yı koydu. İstanbul’da Ahmet Emin’in elinden Sabahçı Mihran’ın matbaasını aldı, Milliyet adında bir gazete çıkardı. Başına da Siirt mebusu yaptığı eski yaveri Kürt Mahmud’u koydu. Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı da her iki gazetenin muharriri. Bu muharrirlerin yaptıkları şu: Günümüzü cennet göstermek, başka bir şey yok. Yunus Nadi İstanbul’da bir Rum’a ait büyük bir bina ve makineleri ucuza kapattı. İki yüz bin liralık malı, sekiz-on bin liraya aldı. (…) O da Cumhuriyet gazetesini çıkarıyor. Orda kâmilen medihname ve zafer destanı. Matbuat böyle kâmilen meddah oldu…”[42]

Bu kapsamda siyasal iktidarların gazete ve gazetecilere karşı, Osmanlılar’dan Cumhuriyet döneminden uzanan “zapturapt altına alma” girişimleri, günümüzde medya çalışanlarını “terör suçlusu” ilan etmeye kadar vardırıldı.

Sömürü iktidarları dünyanın neresinde olursa olsun, özgür basını sevmez. Onun üzerinde baskı kurmak, onu kullanmaya çalışmak siyasi iktidarın doğasında, yazılı olmayan ajandasında vardır.

KISA BİR “DÖKÜM”[43]
1925-1929: Takrir-i Sükûn baskısı Kurtuluş Savaşı zaferinden hemen sonra görülen özgürlük ortamı, İstanbul basınında Ankara’ya yöneltilen eleştiriler dolayısıyla bozulmaya yüz tuttu. Basın özgürlüğü açısından dönüm noktasını, Şeyh Sait isyanı oluşturdu. İsyan başladıktan yaklaşık üç hafta sonra çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu, TBMM’yi devre dışı bırakarak bakanlar kuruluna olağanüstü bir yaptırım gücü tanıdı. Bu kanuna dayanılarak bütün muhalif gazeteler kapatıldı ve aralarında Velid Ebüzziya, Ahmet Emin Yalman, Eşref Edip Fergan, Suphi Nuri İleri, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, İsmail Müştak Mayakon’un da bulunduğu tanınmış birçok gazeteci Şark İstiklal Mahkemesi’nde, isyancılara cesaret verdikleri gerekçeleriyle yargılandılar. Gazeteciler, Mustafa Kemal’e özürlerini sunan ve kendisinden af dileyen bir telgraf çektikten sonra beraat ettiler ve bir daha Ankara’yı eleştiren yazılar yayımlamadılar.
1930-1946: Milli matbuat talanı Tek parti döneminde muhalif gazeteciler tasfiye edilmiş, meydan iktidarın bir kolu gibi çalışan gazetecilere kalmıştı. Buna rağmen muhalefete devam eden Tan gazetesi, bazı muhafazakâr ve sağcı yazarların provoke ettiği üniversiteliler tarafından 4 Aralık 1946’da yağmalanıp tahrip edildi. Tan’ın yanı sıra üç solcu gazete ve dergiyi de talan eden gruptan yakalanan olmadı.
Sünnetli basın Çizeri Ratip Tahir Burak’ın 16 ay hapis cezası almasına sebep olan 6 Eylül 1956 tarihli Halk gazetesindeki karikatürde Menderes, Refik Koraltan’ın kucağındaki basını sünnet ederken, DP’nin ileri gelenlerinden bazıları da hokkabaz (Emin Kalafat), kirve (Samet Ağaoğlu) ve yaşlı kadın (Fuat Köprülü) olarak resmedilmiş.
1950-1960 Dönemi 1950 seçimlerinde basının da desteğiyle iktidara gelen Demokrat Parti ile gazeteler arasındaki iyi ilişkiler dört yıl içinde tersine döndü ve 27 Mayıs darbesine kadar süren, Cumhuriyet tarihinin en büyük iktidar-basın kavgası başladı. Çok sayıca gazeteci ve karikatüristin ağır cezalar alıp hapse girdiği bu dönemde, 2300’ü aşkın basın davasında 867 mahkûmiyet kararı çıkmıştı. İktidar resmi ilan ve gazete kâğıdı dağıtma yetkisini kullanarak muhalif gazetelerin önünü kesti ve arka arkaya kendine yakın birçok gazetenin çıkmasını sağladı. Besleme basın lafı ilk kez bu dönemde kullanıldı.
1980-1990: Evrenli ve Özallı yıllar 12 Eylül 1980 darbesiyle başlayan sıkıyönetim süreci, gazeteciler için kara günlerin başlangıcı oldu. Üç yıl sonra yapılan seçimlerde iktidarın sivillere geçmesi de durumu düzeltmedi. Basınla iktidar arasındaki ilişki 1987 seçimlerinde çok gerginleşmişti. Basın başbakanı, o da “amigo” adını taktığı gazetecileri kıyasıya eleştiriyordu. O sırada çıkan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu, bir çeşit sansür olarak uygulandı. Arkasından gelen fahiş kâğıt zammıyla ortalık iyice karıştı. En çok öfkelenen Hürriyet’in sahibi Erol Simavi oldu. Gazetenin 19 Nisan’daki sürmanşetinde “Sayın Başbakan” başlıklı, Erol Simavi imzalı bir mektup vardı. Simavi, Özal’ı kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırarak tek kuvvet olmaya özenmekle suçluyor ve şöyle diyordu: “Benim kuvvetler ayrılığı kitabım, Türkiye’de birinci kuvvet faslına, bilir misiniz ne yazar? BASIN. Ya ikinci?” Ancak bu öfke patlaması çabuk söndü. Hürriyet’in mayısta kutladığı 40. yıldönümüne Özal da katıldı ve Simavi ile el sıkıştı.
1990-2000: “Faili meçhul”ler dönemi Türkiye 90’lı yılların başından itibaren karanlık bir döneme girdi. Kürt coğrafyasında savaşın şiddeti arttı, faili meçhul cinayetler, köy boşaltmalar alışıldık haberler oldu. Bu dönemde 37 gazeteci ve yazar, çoğu aydınlatılamayan cinayetlere kurban gitti. Cumhuriyet yazarı Uğur Mumcu da 24 Ocak 1993’te Ankara’da uğradığı bombalı suikast sonucu hayatını kaybetti.
2000’den sonrası Medya en büyük savruluşu şüphesiz 2000’lerden itibaren yaşadı. AKP iktidarının medyaya yönelik biçimleme ve “ayar verme” girişimleri, bir müddet sonra bugün “yandaş medya” olarak da adlandırılan ve içeriği çoğu kez talimatla şekillenen yapıyı ortaya çıkardı. Bu dönemde işten attırılan, hapsedilen, dövülen gazeteciler, darbeci generallere bile rahmet okutturan uygulamalar, tehditler, azarlar, gazete-dergi baskınları, gözaltı ve tutuklamalar, hedef göstermeler birbirini izledi. İktidar sahipleri sadece muhalif medyayı hedef almakla kalmadılar, kendisini kayıtsız-şartsız desteklemeyen her türlü mecra ve gazeteciyi de “düşman” ilan ettiler.
Gezi sansürü: Bu sürecin kırılma noktası ise 2013 Temmuz’undaki Gezi olaylarıydı. Genç direnişçilerin gerçekleştirdiği elektronik iletişim o denli etkili oldu ki, merkez medya TV’siyle, gazetesiyle son kullanma tarihi geçmiş, antika değeri bile olmayan bir mecra durumuna düştü. İktidarın baskısı ve otosansür, iş bilmezlik ve cahillikle birleşince özellikle TV kanalları, bırakın haber   vermeyi, olup biteni doğru dürüst göster(e)mediler bile. Gezi’den sonra iktidarın basın üzerindeki baskısı “çıkart şu adamı”, “görme o haberi”, “kapa şu programı”, “at o yalanı” (Kabataş) hâline gelirken, özellikle internet, Twitter ve Facebook’a yönelik ağır yaptırımlar birbirini izledi.

Özetle Türk(iye) basın tarihi, hükümetlerin yasak, baskı, sansür tarihidir. Gazeteciler yazılarından ötürü hapsedilmiş, işkence görmüş, öldürülmüştür. Bunların çoğunun hesabı sorulmamış, tetiği çekenler veya gerçek failler ortaya çıkarıl(a)mamıştır.

IV) Hâl ve gidiş: Sermaye değişimi

‘Doğuş Yayın Grubu’ Genel Müdürü Cem Aydın’ın, “Siyaset her zaman, dünyanın her yerinde medyayı kontrol etmek, iktidar olmak için kendisine destek olmasını ister”…[44]

Banu Güven’in,[45] “Gazetecilik yapma zemini ortadan kalkıyor”…[46]

Murat Sevinç’in, “Türkiye,… hâlâ yazması engellenmeye çalışılan gazetecilerle meşgul”…[47]

Deniz Ülkü Tekin’in, “Kalem de kamera da özgürlüğünü kaptırdı”…[48] diye betimledikleri hâl ve gidişe[49] ilişkin olarak Ragıp Duran, “AKP, bugün medyanın neredeyse yüzde 90’ını denetim altına aldı,” deyip; Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu da, medya işverenleri ve Erdoğan’ın yaptığı toplantıda asıl düşündürücü olan noktanın medyanın “ayar çekilmeye hazır tutumu” olduğunu vurgularken;[50] “Yeni medya rejimine yol alınıyor”du.[51]

Medya sermayesi el değiştirirken; yeniden yapılan(dırıl)maktaydı.

Atilla Özsever’in, “AKP’nin kendi medyasını yaratma sürecinde ATV-Sabah’ın nasıl ele geçirildiği, 1.1 milyar dolarlık ihale bedelinin 750 milyon dolarının kamu bankası olan Halk Bank ve Vakıf Bank’tan kredi yoluyla iktidara yakın Çalık Grubu’na nasıl verildiğine; Çalık Grubu’nun Genel Müdürü’nün Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak olduğuna dikkat edilmeli,”[52] dediği güzergâhta medya düzenine AKP iktidarınca, Erdoğan eliyle “düzenleme” yapıldı. TMSF’nin müflis Dinç Bilgin’den devraldığı ikinci büyük medya grubu, Sabah-atv, kamu bankalarının açtığı kredilerle, RTE’nin damadının yönettiği gruba verildi… TRT ve Anadolu Ajansı gibi iki büyük kurumla kamu yayıncılığı ise, bekleneceği gibi, AKP iktidarının kontrolündeydi.

Bu medya mülkiyeti, bu güç dengesi, “medya düzeni”nin özünü oluştururken; medya düzeninde içerik üretimi, esas olarak bu mülkiyet düzeni, bu düzende gücü oranında boy gösterenlerin beklentileri ve çıkarları doğrultusunda şekillendi.[53]

Söz konusu sermaye transferinde yani ‘Doğan Medya’nın ‘Demirören Grubu’na satış operasyonunun pek çok ciddi unsur ve sonucu mevcuttu: Bunlardan biri gazetecilik bakımından fazla hazindi. Ülke tarihinin en sarsıcı el değiştirmelerinden biri gerçekleşiyor. Bu el değiştirmenin iki tarafı da medya ile iştigal ediyor. Fakat bu tarihsel gelişme, iki grubun o günlerde basılan yüzlerce sayfasından birinin bir köşesinde dahi 5N1K kurallarına uygun biçimde haberleşemiyordu…[54]

Örneğin ‘Doğan Medya’nın[55] satılacağını, satışın Ziraat Bankası kredisiyle yapılacağını ilk T24’te okuduk. 6 Nisan 2018 akşam da Odatv, iki yıl ödemesiz 700 milyon dolar kredi kullandırıldığını yazdı. 

Nihayet 7 Nisan 2018’de yine T24’te tutarın 675 milyon dolar, iki yıl ödemesiz ve düşük faizli olduğunu öğrendik. Alıcı Demirören, 675 milyon dolar için Ziraat’e iki yıl boyunca tek kuruş ödemeyecekti.[56]

Bunlar olurken; dönemin Başbakanı Erdoğan AKP’nin İstanbul il kongresinde, “Medyada da akbabalar var. Daha düne kadar üniformalılar yazdıklarınızdan dolayı azarlıyorlardı. Onların karşısında selam durup ‘şak’ yapıyordunuz… Sizi o tasmalarınızdan kurtardık. Şimdi ise boyunlarında uluslararası tasmaları taktılar,” diyordu.

Başbakan kim bilir kaç kez medya patronlarına seslenmiş, “Bunları kovun!” demişti. Medya patronları da başlarına olmadık işler gelir korkusuyla bir “tasfiye harekâtına” girişmişler, çok sayıda gazeteci-yazarı ya işten çıkarmışlar ya da bezdirerek “kendi istekleriyle” işten ayrılmalarını sağlamışlardı. Sayıları hiç de az değildi.

‘Hürriyet’ten Emin Çölaşan, Pakize Suda, Cüneyt Ülsever, Tufan Türenç, Oktay Ekşi, Ferai Tınç, Zeynep Göğüş…

‘Milliyet’ten Atilla Akal, Zeynep Oral, Doğan Heper, Umur Talu, Nilgün Cerrahoğlu, Şahin Alpay, Yalım Eralp, Cem Dizdar, Nuray Mert, Osman Ulagay…

‘Radikal’den Mine Kırıkkanat, Türker Alkan, Haluk Şahin, Erdal Güven, Yıldırım Türker…

‘Vatan’dan Necati Doğru, Deniz Uğur…

‘Sabah’tan Can Ataklı, Balçiçek Pamir, Aydın Ayaydın, Başak Dursun…

‘Habertürk’ten Nuran Yıldız, Ece Temelkuran…

‘Akşam’dan Oray Eğin, Güler Kömürcü…

‘NTV’den Banu Güven, Can Dündar, Ruşen Çakır…

‘Star’dan Mehmet Altan…

‘Star TV’den Uğur Dündar…[57]

Ayrıca ‘Milliyet’ gazetesi, Suruç katliamı sonrası isim vermeden Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında yaptığı yorum nedeniyle yazarlarından Kadri Gürsel’le yollarını ayırdığını duyurdu…[58]

V) Egemen medyanın hâli

John Berger’in, “Günbegün bütün dünyada medya ağı gerçeklerin yerine yalanları koyuyor. En başta siyasi ya da ideolojik yalanlar yok (onlar sonra geliyor), insan hayatının ve doğal hayatın aslında neden oluştuğuna dair görsel, somut yalanlar var. Bütün yalanlar tek bir devasa sahtekârlıkta toplanıyor: hayatın kendisinin bir meta olduğu ve onu satın almaya gücü yetenlerin, tanımı gereği onu hak edenler olduğu varsayımı!”[59] biçimde tarif ettiği egemen (yalancı) medyanın hâlini en iyi somut veriler ortaya koyar.

Mesela medyada ayrımcılığın ve düşmanlığın körüklendiğini “Rambo Gazeteciliği” dizaynında[60] 2016’da gazetelerin gerçek tiraj verilerine göre:

143 bin tirajı olduğu duyurulan ‘Milliyet’in 70 binlik kısmının bayi karşılığı yok…

102 bin sattığı duyurulan ‘Vatan’ın 65 binlik bölümünün bayi karşılığı yok…

Tirajı 251 bin olarak açıklanan ‘Habertürk’ün 50 bin tirajı fazladır…

311 bin olarak açıklanan ‘Sabah’ın 103 binlik kısmının bayi karşılığı yok…

102 bin olarak tirajı duyurulan ‘Star’ın 17-18 bin aralığında sattığı bilinmektedir…[61]

50 bin tirajı olduğu duyurulan ‘Milat’ın gerçek tirajı 2-3 bin aralığındadır…

35 bin olarak tirajı duyurulan ‘Karar’ın gerçek tirajı 5-6 bin aralığındadır…

106 bin tirajı olduğu duyurulan ‘Yenişafak’ın 20-22 bin aralığında olduğu bilinmektedir…

104 bin tirajı olduğu duyurulan ‘Güneş’in 80-90 binlik bölümünün bayi karşılığı yok…

103 bin tirajı olduğu duyurulan ‘Akşam’ın 5-7 bin tirajı olduğu bilinmektedir…

106 bin olarak tirajı duyurulan ‘Takvim’in 70 binlik bölümünün bayi karşılığı yok…[62]

  10 MART 2015’DE BAŞLAYAN SEÇİM YASAKLARINDAN SONRAKİ 13 GÜNDE 99 CANLI YAYINDA 533 DAKİKA KONUŞAN CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN İHLÂLLERİ[63]
10 Mart 2015 Muhtarlara konuştu, 59 dakika sürdü. 12 kanal canlı yayımladı.  
11 Mart 2015 Rektörlere konuştu, 30 dakika sürdü. 9 kanal canlı verdi.  
13 Mart 2015 Memur-Sen’in Çanakkale konulu toplantısında konuştu, 36 dakika sürdü. 11 kanal canlı yayımladı.  
14 Mart 2015 Tıp Bayramı’nda konuştu, 23 dakika sürdü. 9 kanal canlı verdi. Aynı gün Çanakkale Toplu Açılış Töreni 40 dakika sürdü. 9 kanal canlı yayımladı.  
15 Mart 2015 Balıkesir’de toplu açılışta konuştu, 45 dakika sürdü. 10 kanal canlı verdi.  
16 Mart 2015 Aselsan açılışına katıldı, 35 dakika sürdü. 10 kanal canlı verdi.  
17 Mart 2015 Kars’ta konuştu, 30 dakika sürdü. 9 kanal canlı yayımladı. Aynı gün temel attı, 14 dakika sürdü. 12 kanal canlı verdi.  
18 Mart 2015 Sergi açtı, 15 dakika sürdü. 7 kanal canlı yayımladı.  
19 Mart 2015 Osmanlı arşivi açtı, 20 dakika 38 saniye sürdü. 12 kanal verdi.  
20 Mart 2015 Ukrayna’ya giderken konuştu, 15 dakika sürdü. 11 kanal canlı verdi. Aynı gün Ukrayna’da konuştu, 29 dakika sürdü. 10 kanal canlı yayımladı.  
21 Mart 2015 Denizli’de toplu açılışa katıldı, 45 dakika konuştu. 10 kanal canlı verdi. Aynı gün Denizli’de STK’lere konuştu, 26 dakika sürdü. 10 kanal canlı verdi.  
23 Mart 2015 Kızılay kongresine katıldı, 23 dakika konuştu. 8 kanal canlı verdi. Aynı gün muhtarları topladı, 48 dakika konuştu. 10 kanal canlı yayımladı.  
       

2012’de nüfusun yüzde 51’inin “Medya özgür değil”[64] dediği coğrafyamızda inkâra gerek yok: “Gazetelerin büyük çoğunluğu iktidar odaklarının servis ettiği haberlerle yetinmek zorunda. Servis edilenlerin dışında bir konuya değinmenin bedeli çok ağır olabilir.

Gazeteler medyanın sadece bir ayağı. Diğer yandan televizyon yayınları da habercilik anlamında çoktan hizaya getirilmiş hâlde. Gezi olaylarında memlekette yer yerinden oynarken, haber kanalları penguen belgeselleri yayınlamıştı, unutmayalım.

Roboskî’de 34 insan savaş uçakları ile katledilirken, haberi vermek için Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamasını bekleyen, olayı uluslararası haber ajanslarından saatler sonra, ancak resmî açıklamadaki bilgilerle sınırlayarak veren bir habercilik anlayışı sistematik olarak yerleşti ülkeye.”[65]

Alman siyaset bilimci Elisabeth Noelle-Neumann’ın “Suskunluk Sarmalı” kuramında ayrıntılarıyla deştiği üzere, toplumla (veya iktidarla) ters düşmekten korkanlar, hakikâtin farkında olsalar bile, dışlanma veya konforlarını yitirme korkusuyla sessiz kalır ve hatta genel kanaatin dillendiricisi olurlar ki; coğrafyamızda da olan budur!

VI) Alternatif devrimci medya

Ertuğrul Mavioğlu’nun ifadesiyle, “Haberin kıvamını hükümetin kırmızıçizgileri belirlediği,”[66] “Yeni medyanın itiraz edeni bünyesinden kustuğu”[67] ve “Çoğunluk itaat etmeli”[68] diye haykırdığı tabloda: “Gazeteci kimdir?”, “Haber ve haber alma özgürlüğü nedir?”, “Tarafsızlık ne anlama gelir?”, “İfade özgürlüğünün sınırları var mıdır?”, “Yazma ve yayımlama özgürlüğü ne anlama gelir?” soru(n)larını açık açık yanıtlamalıyız…

Bu da José Saramago’nun, “Kitleleri hükmü altına alan bir zorbalık çağının en karanlık günlerini yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde acı var. Yegâne erdemin kâr tutkusu olduğu bu düzenin en etkili aracı ise medya. Bir an önce bizden çalınan sözcüklerimizi geri almalıyız. Yoksa bize tek bir sözcük kalacak: Utanç,” uyarısından hareketle egemen medyaya itirazı, eleştiriyi, “Hayır” demeyi yani alternatif devrimci medyayı “olmazsa olmaz” kılar…

Çünkü 2003’te Irak’ın işgali sırasında Irak’tan haber geçen az sayıda bağımsız gazeteciden biri olan Dahr Jamail’in, “Bilgilendirilmiş vatandaşlar, sağlıklı bir demokrasinin temeli olduğu için, büyük kuruluşlara bağlı olmayan, bağımsız medya bugün her zamankinden daha hayati bir önem taşımaktadır”…

Walter Lippmann’ın, “Özgür basın, büyük bir toplumda bir ayrıcalık değil, organik bir gerekliliktir”…

George Mason’un, “Basın özgürlüğü, öteki özgürlüklerin emniyet sübabıdır,” notunu düştüğü tabloda alternatif devrimci medya, kamu görevidir; temel amacı halkı ve kamuoyunu bilgilendirmektir.

Alternatif devrimci medyayı halka ve kamuoyuna karşı mesleki sorumluluğu, kamu otoritelerine karşı sorumluluğundan önce gelir.

Alternatif devrimci medya, hükümetin ve resmi-özel kişi ve kuruluşların sözcüsü ve elemanı; gizli servis ajanı, polis, asker, bürokrat, politikacı, parti militanı gibi davranamaz, yayın yapamaz.

Alternatif devrimci medya, devletin belirlediği politikaların karar ve uygulama süreçlerinin öznesi değil, nesnel gözlemcisi ve habercisidir; bu konularda resmi-gayri resmi önyargıları değil, halkın haber alma hakkını gözetir.

Alternatif devrimci medya, düşünce ve basın özgürlüğünün tam olarak gerçekleşmesi, kamuoyunun serbestçe oluşması ve halkın haber alma hakkının hiçbir kısıtlama olmaksızın kullanılabilmesi için her türlü sansür ve otosansürle mücadele eder, kamuoyunu bu yönde bilgilendirir.

Alternatif devrimci medya şiddet, zorbalık ve savaş kışkırtıcılığına araç olamaz. Barışı, ulusların ve halkların kardeşliğini, eşitliğini savunur; insanlar, topluluklar ve uluslararasında nefreti, düşmanlığı körüklemeyi reddeder.

İlkelerde bir değişiklik ya da sapma söz konusu olamaz; alternatif devrimci medya siyasi karar organı ya da siyasi güç değildir; ama bu özel durumda, halkın çıkarlarını savunabilmek, gerçekleri yazıp söyleyebilmek, halkın haber alma hakkını savunabilmek için, baskılar karşısında militanlaşması zorunludur.

Çünkü sürekli dezenformasyon ve bilgi kirliliği kapitalist medya şahsında her alanda yoğunlaşırken; alternatif devrimci medyanın militan duruştan başka açarı olmaz.

Referans noktasıysa akıntılı sularda seyrederken kutup yıldızı gibi hiçbir zaman gözden yitirmememiz gereken ilkelerimizdir.

Bunlar da bağımsızlık, hürriyet, emeğe saygı, ırkçılığa müsamaha göstermeme ve her türlü istismara karşı olmaktır. İnsana saygı duymak, tüm canlılara saygı duymak ve yaşama sevincine değer verip, tek yolun devrim olduğudur.

O hâlde dediklerimi V. İ. Lenin’in uyarılarıyla noktalayalım:

“Di tevahiya cihanê de li kuderê kapitalist hebe li wê derê azadiya çapemeniyê tê wateya; azadiya kirina rojnameyê, azadiya kirina niviskar, bertil, azadiya kirina nêrinên gel û azadiya berevajikirinê li gor berjewendiyên burjûvazi./ Bütün dünyada nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü; gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir.”

 “Biz özgür bir basın yaratmak istiyoruz ve yaratacağız, sadece polisten özgür değil, sermayeden ve kariyerizmden de, hatta dahası, burjuva-anarşist bireycilikten de özgür.” 

 “Burjuva bireyci baylar, size söylemeliyiz ki, mutlak özgürlük üstüne konuşmalarınız ancak bir ikiyüzlülüktür. Paranın gücüne dayanan bir toplumda, emekçi yığınlarının sefil ve varlıklılar öbeğinin asalak bir yaşam sürdükleri bir toplumda gerçek ve doğru dürüst bir ‘özgürlük’ olamaz. Bay yazar, siz burjuva yayıncınızdan, sizden çerçevesiyle ve resimleriyle pornografi ve ‘kutsal’ sahne sanatının ‘tamamlayıcısı’ olarak fuhuş talep eden burjuva okuyucunuzdan bağımsız mısınız?

Bu mutlak özgürlük bir burjuva veya anarşist tumturaklı sözdür (çünkü dünya görüşü olarak anarşizm tersyüz edilmiş burjuvalıktır). Aynı anda bir toplumda yaşayıp, ondan bağımsız olunamaz. Burjuva yazarın, sanatçının ve oyuncunun özgürlüğü yalnızca, para kesesine, rüşvete ve kapatmalığa maskeli (veya kendini ikiyüzlüce maskeleyen) bağımlılıktır.

Ve biz sosyalistler bu ikiyüzlülüğü teşhir ediyor, sahte tabelaları alaşağı ediyoruz -sınıflardan bağımsız bir yazın ve sanat elde etmek için değil (bu, ancak sınıfsız sosyalist toplumda olanaklı olacak), ikiyüzlü özgür, gerçekte ise burjuvaziyle bağlı yazının karşısına gerçekten özgür, açıkça proletaryaya bağlı yazınla çıkmak için.

Bu özgür bir yazın olacak, çünkü kazanç hırsı ve kariyer değil, sosyalizm düşüncesi ve emekçilere sempati, onun saflarına yeni ve yepyeni güçler katacak. Bu özgür bir yazın olacak, çünkü o, aşırı doymuş bir kahramana, canı sıkılan ve yağlanmaktan çeken ‘tepedeki on bin’e değil, ülkenin baharını, onun gücünü, geleceğini temsil eden milyonlarca ve on milyonlarca emekçiye hizmet edecektir.

O, insanlığın devrimci düşüncesinin son sözünü deneyimle ve sosyalist proletaryanın canlı çalışmasıyla verimli kılacak ve geçmişin, deneyimiyle (sosyalizmin, ilkel, ütopik biçimlerinden başlayarak sosyalizmin gelişmesini tamamlayan bilimsel sosyalizmle) bugünün deneyimi (işçi yoldaşların bugünkü savaşımı) arasında sürekli bir karşılıklı ilişki sağlayacak olan özgür bir yazın olacaktır.”

5 Şubat 2019 12:44:52, İstanbul.

N O T L A R

[1] 17 Şubat 2019 tarihinde İstanbul’a düzenlenen ‘Yeni Demokrasi Gazetesi ile Dayanışma’ etkinliğinde yapılan konuşma…

[2] Malcolm X.

[3] Noam Chomsky – Edward S. Herman, Kitle Medyasının Ekonomi Politiği “Rızanın İmalatı”, Çev: Ender Abadoğlu, Aram Yay., 2006.

[4] Pratkanis E. Aronson, Propaganda Çağı, çev: Nagihan Haliloğlu, Paradigma Yay., 2008.

[5] A. Hicri İzgören, “Medya ve Yalana Dair”, Özgürlükçü Demokrasi, 8 Şubat 2018, s.11.

[6] Alper Görmüş, “Basın Özgürlüğü Diye Sokağa Dökülenler İki Yüzlü”, Zaman Pazar, 15 Mayıs 2011, s.7.

[7] Nilgün Cerrahoğlu, “Türkiye’de Gazeteciliğin Sefaleti”, Cumhuriyet, 25 Ekim 2012, s.12.

[8] Neil Postman,Televizyon Öldüren Eğlence-Gösteri Çağında Kamusal Söylem, Çev: Osman Akınhay, Ayrıntı Yay., 1999.

[9] Bruno Bettelheim’ın ifadesiyle, “Günün büyük bölümünü TV ekranından yöneltilen o sıcacık sözlü iletişime kulak kabartmaya ya da TV yıldızı olarak nitelendirilen kişilerin duygusal davranışlarını izlemeye koşullandırılmış çocuklar, gerçek yaşamda başarı kazanamazlar; çevrelerinde o yıldızlar gibi ilgi göremezler çünkü. Daha da kötüsü, gerçek dünyadan öğrenmeleri gerekeni öğrenemezler, bu yeteneklerini zamanla yitirirler; yaşam, ekrandaki yaşamdan çok daha karmaşıktır. En sonda da biri çıkagelip her şeyi açıklamaz. ‘TV çocuğu’ karşılaştığı olayların anlamlarını kavramakta zorlanır, umutsuzluğa kapılır. Bu sorun zamanında giderilemezse, çocukta TV karşısında başlayan ‘anneden duygusal kopma’ başka boyutlara ulaşır. TV’nin yarattığı asıl tehlike budur: İnsanın edilgenliğe yönelmesi ve tek başına yaşamla karşı karşıya kalamama korkusunun yerleşmesi.”

Örneğin ABD’nin Michigan ve Kanada’nın Montreal üniversitelerinden bilim insanlarının birlikte yürüttüğü bir araştırmaya göre, 2-4 yaş aralığında uzun süre TV seyreden çocukların sağlığının olumsuz etkilendiği 10 yaşında ortaya çıkıyor. Bu yaştan itibaren sağlığı bozulan çocuklar derslerde, özellikle de matematikte başarısız oluyor. Araştırmada günde iki saatten fazla TV seyreden çocukların 10 yaşına geldiğinde, fazla hareket etmek istemediği, derslerde çok pasif kaldığı, matematikte başarısız ve daha şişman olduğu gözlendi. (“Çocukken Çok TV İzleyen Uzun Yıllar Sorun Yaşıyor”, Radikal, 6 Mayıs 2010, s.28.)

[10] Ülkü Tamer, “Rüzgârın Yönünü Değiştiren Araç”, Cumhuriyet, 22 Ekim 2011, s.17.

[11] Nilgün Cerrahoğlu, “Basın ‘İktidar’ Olduğunda…”, Cumhuriyet, 12 Ekim 2010, s.11.

[12] Mahmut Hamsici, “Medya Asla Sadece Medya Değildir”, Cumhuriyet, 24 Temmuz 2011, s.14.

[13] Sibel Bahçetepe, “Bilgi Kirliliği, Sağlığa Tehdit”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2015, s.2.

[14] Gizem Örnek, “Ayşe Düzkan: Halkın Başına Ne Geldiğini Bilme Hakkı Engelleniyor”, Evrensel, 23 Aralık 2018, s.7.

[15] Meltem Akyol-Cemre Gönüllü, “RSF Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu: Bir Haber Nelere Yol Açar Biliyorlar, Bu Baskı O Yüzden”, Evrensel, 24 Aralık 2018, s.3.

[16] Can Uğur, “Akit AKP’nin Bilinçaltıydı, Gezi’den Sonra Hepsi Akitleşti”, Birgün, 19 Mayıs 2015, s.7.

[17] Demet Yalçın, “Basın Kuruluşlarına İktidar Ajanları Yerleştiriliyor”, Cumhuriyet, 18 Ocak 2015, s.18.

[18] Sevilay Çelenk, “Yalanı ve Talanıyla Medya”, Radikal İki, 21 Temmuz 2013, s.7.

[19] Orhan Bursalı, “Özgürlüklerin Kraliçesi”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 2012, s.6.

[20] Mahmut Çınar, “Bir Kirlenmişliğin Anatomisi”, Radikal İki, 16 Şubat 2014, s.2.

[21] A. Hicri İzgören, “Özgür ve Muhalif Medya Baskı Altında”, Gündem, 10 Eylül 2015, s.15.

[22] Cüneyt Özdemir, “Otosansür Bey’in Size Bir Sorusu Var”, Radikal, 2 Ağustos 2013, s.8.

[23] Pelin Ünker, “Sen misin Erdoğan’ı Eleştiren”, Cumhuriyet, 28 Mayıs 2015, s.12.

[24] Ayşe Sayın, “Başbakanlık’tan TRT ve AA’ya ‘Operasyon’ Ayarı”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2016, s.10.

[25] Tezcan Durna, “Hakikâti Haykırmanın Bedeli ve Hakikâtli Gazeteciler”, Birgün Kitap, Yıl:15, No:204, 11 Ocak-14 Şubat 2019, s.3.

[26] Seyhan Avşar, “Nevşin Mengü: Artık Her Yer Ekran”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2017, s.13.

[27] Alpbuğra Bahadır Gültekin, “Medya Büyüdü, Gazeteci Küçüldü”, Radikal Kitap, Yıl:10, No:573, 9 Mart 2012, s.20.

[28] Gündüz Vassaf, “Türkiye’de Gazeteci Olmak”, Radikal, 16 Eylül 2012, s.11.

[29] Çiğdem Toker, “Avrupa Birliği Türkiye Raporu Açıklandı: Şiddet Bitsin”, Cumhuriyet, 5 Kasım 2015, s.7.

[30] Didem Gülçin Erdem-İlknur Delice, “Ruşen Çakır: Türkiye’deki Gazeteciliği Artık Polis ve Savcı Belirliyor”, Birgün, 1 Ocak 2012, s.5.

[31] Leyla Tavşanoğlu, “Hıfzı Topuz: Medya Hükümetlerin Oyuncağı”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2013, s.10.

[32] Manisa’da, Celal Bayar Üniversitesi’nde açılışa katılan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Rektör Prof. Mehmet Pakdemirli’nin konuşması sırasında protestocu öğrencinin fotoğraf ve görüntüsünü çeken basın mensuplarını kınadığını söyleyerek başladı. (Mehmet Hakkı Özbayır – İlker Kılıçaslan, “Ben Olsam Protestocuyu Çeken Basını Geri Almam”, Milliyet, 22 Mayıs 2012, s.19.)

[33] A. Hicri İzgören, “Bir Rapor… Bir Mesel”, Yeni Yaşam, 17 Ocak 2019, s.11.

[34] “1 Yılda 521 Gazeteci Yargılandı”, Birgün, 3 Ocak 2019, s.7.

[35] “BİA Raporu: Gazetecilere Üç Ayda 3 Bin 23 Yıl 10 Ay Hapis”, Evrensel, 31 Ekim 2018, s.13.

[36] “Medya Raporu Açıklandı: 315 Gazeteciye 47 Ağırlaştırılmış Müebbet”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2018, s.9.

[37] “10 Ocak: Ya İşsiz Ya Hapis”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2019, s.3.

[38] Şükran Soner, “Çalışan Gazetecilerin 2002 Miladı; ya Hapis, ya İşsiz, ya Yandaş…”, Cumhuriyet, 12 Ocak 2019, s.7.

[39] Mehmet Emin Kurnaz, “Gazeteciler Ekmekleriyle Sınanıyor”, Birgün, 10 Ocak 2019, s.7.

[40] Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından yayınlanan bir rapora göre, 2006 ile 2014 yılları arasında 700’ü aşkın gazeteci görevleri başında katledildi. Sadece 2015 yılının ilk 9 ayında 70 gazetecinin katledildiği belirtilen raporda, her 5 günde bir gazetecinin görevi başında öldürüldüğüne dikkat çekildi… Yaşamını yitiren gazetecilerin yüzde 89’u gazete-dergi veya radyo-televizyon kanalları için çalışırken, yüzde 6’sı internet gazeteciliğinde faal idi. Diğer yüzde 5’inin ise birden fazla medya organına çalıştığına raporda yer verildi.

UNESCO’nun raporuna göre, gazeteci katliamında Arap ülkelerinde ciddi bir artış görülüyor. 2013-2014 yılları arasında 178 gazeteci cinayetinin 64’ü Arap ülkelerinde gerçekleşti. Aynı dönemde Latin Amerika ve Karayipler’de 51, Asya ve Pasifiklerde 30, Afrika’da 23 ve Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde 10 gazeteci katledildi. UNESCO raporunda dikkat çekilen bir diğer nokta ise, gazetecilerin büyük çoğunluğunun faili meçhul cinayetlere kurban gitmesi oldu. Buna göre, 2012 yılındaki cinayetlerin sadece yüzde 5’i, 2014’dekilerin ise yüzde 8’i aydınlatılabildi. (“UNESCO: Her 5 Günde Bir Gazeteci Katlediliyor”, Gündem, 3 Kasım 2015, s.15.)

[41] Ahmet Demirel, “Gazetecilere Balans Ayarı”, Taraf, 25 Ağustos 2013, s.9.

[42] Ayşe Hür, “Matbuat Kâmilen Meddah Oldu!”, Radikal, 16 Haziran 2013, s.24-25.

[43] “Gazeteciler Terörist”, Cumhuriyet, 18 Nisan 2015, s.17.

[44] İpek İzci, “Yargı ile Ceza Sürecinin Birbirine Karıştığı Bir Dönemdeyiz”, Radikal, 1 Mart 2012, s.32-33.

[45] Banu Güven, NTV ile karşılıklı olarak yollarını ayırdıklarının altını çizerek şöyle dedi: “14 yıldır çalıştığım NTV’de benim işimi icra edebileceğim bir alan kalmadı. O nedenle bu durumdan dolayı karşılıklı olarak işi sonlandırmaya karar verdik. Türkiye genelinde hâkim olan baskıcı atmosfer, neredeyse bütün yayın kuruluşlarındaki otosansürü güçlendirdi. Biz de (özellikle ben) bunun etkilerini seçim öncesindeki bir hafta içinde gördüm. Üstelik o atmosferin baskısını kurum olarak yaşadık. Bu şekilde işimi yapmama kararlığımı, NTV’ye belirtmiştim. Bugüne kadar yaptığımdan daha az bir ‘gazetecilik’ yapmama kararlılığımı belirttim. Yönetimle oturduk konuştuk ve başka bir yol olmadığını karşılıklı olarak gördük… Ben de gazetecilik açısından epey bir süredir bir sınav vermeye çalışıyorum. Ve o sınavı vermeye çalışırken, gazetecilik ilkelerine bağlı durmaya çalışan meslektaşlara, çalıştıkları kurumların sahiplerinin de destek olması gerekiyor. İktidar-medya ilişkileri dünyanın her yerinde belli formüllere dayanır ama Türkiye’deki tablo hiç de iyimser değil.” (Onurkan Avcı, “Seçim Öncesinde Baskı Gördük”, Birgün, 9 Temmuz 2011, s.9.)

[46] Banu Güven, “Gazetecilik Yapma Zemini Ortadan Kalkıyor…”, Cumhuriyet Pazar, No:1321, 17 Temmuz 2011, s.6.

[47] Murat Sevinç, “Basın, Nuray Mert ve Diğerleri”, Radikal İki, 26 Şubat 2012, s.1-2.

[48] Deniz Ülkü Tekin, “Kalem de Kamera da Özgürlüğünü Kaptırdı”, Cumhuriyet Pazar, No:1321, 17 Temmuz 2011, s.7.

[49] Unutulmasın: “Hafızalar siliniyor çarçabuk ama şükürler olsun ki arşivler yerinde duruyor. Ve kimi hızlı gazetecilerin yıllar boyunca sırtlarını dayadıkları erkin asla değişmediğini arşivler sayesinde öğrenebiliyoruz.” (Ertuğrul Mavioğlu, “Her Devrin Zabıt Kâtipleri”, Radikal İki, 20 Mart 2011, s.8.)

[50] Çağdaş Kaplan, “Asıl Sorun Medyanın Ayara Hazır Olması”, Evrensel, 31 Ekim 2011, s.2.

[51] Ahmet İnsel, “Yeni Medya Rejiminde Yol Alırken”, Radikal, 21 Haziran 2011, s.10.

[52] Atilla Özsever, “AKP İktidarında Medyanın Dönüşümü”, Cumhuriyet Kitap, No:1192, 20 Aralık 2012, s.20.

[53] Mustafa Sönmez, “… ‘Yeni Medya Düzeni’ Kimin Düzeni?”, Cumhuriyet, 18 Ekim 2010, s.12.

[54] Demirören Grubu’nun satın aldığı Doğan Medya Grubu’nda operasyon devam ediyor. CNN Türk’te Erdoğan Aktaş’ın görevden alınmasının ardından yerine, ‘Öldürülen YPG’li diye ABD’li oyuncu Bradley Cooper’ın fotoğrafını paylaşan Yrd. Doç. Dr. Bora Bayraktar atandı. Bayraktar, son dönemde A Haber, TV NET ve TRT’deki programlara yorumcu olarak çok sık katılıyordu. (“Hollywood Yıldızını ‘YPG’li Terörist’ Diye Paylaşan Gazeteci CNN Türk’ün Başına Atandı”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2018… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/969148/Hollywood_yildizini__YPG_li_terorist__diye_paylasan_gazeteci_CNN_Turk_un_basina_atandi.html)

[55] Doğan Grubu’nun, tarihindeki en büyük operasyonu, Özelleştirme İdaresi’nden Petrol Ofisi’ni alması olmuştu. Bu alımda, başlangıçta İş Bankası en büyük payandaydı. Kamu bankası Vakıfbank’tan kullanılan kaynaklar da önemli bir yer tutmuştu. Petrol Ofisi ve müstakbel enerji yatırımları, Doğan için “Yeni vizyon”du. PO’ya kısa sürede Avusturya enerji devi OMV ortak alındı. İş Bankası da PO’daki hisselerini Doğan’a sattı ve çekildi. (Mustafa Sönmez, “Doğan’a Neler Oldu? Medya Verdi, Medya Aldı”, Cumhuriyet, 6 Kasım 2010, s.12.)

Doğan Yayın Holding, hem yazılı hem görsel-işitsel medyanın hâkimi… Aydın Doğan’ın grubunda, esas gelir enerjiden, yani Petrol Ofisi’nden geliyor (yüzde 74)… Grup satışlarında, medya, yüzde 23-24 paya sahip. Doğan Grubu, Türkiye’nin toplam reklam gelirlerinin yüzde 43’ünü topladığı ve yazılı medya, yani satılan gazete-dergi satışlarından yüzde 35 pay sahibi olduğu iddiasında. (Mustafa Sönmez, “Medya Ne Kadar Zararda?”, Cumhuriyet, 19 Nisan 2010, s.12.)

[56] Çiğdem Toker, “Tarihi Medya Devri 5N1K’siz”, Cumhuriyet, 8 Nisan 2018, s.9.

[57] Deniz Kavukcuoglu, “Hepimiz Suçluyuz!”, Cumhuriyet, 10 Eylül 2012, s.13.

[58] “Milliyet, Erdoğan’ı Eleştiren Kadri Gürsel’i Kovdu”, Cumhuriyet, 24 Temmuz 2015, s.7.

[59] John Berger, Sanatla Direniş, Çev: Aslı Biçen, Metis Yayınevi, 2017.

[60] Doç. Dr. Aslı Tunç, ana akım gazetelerin ilk sayfalarında savaş dilinin tüm çığırtkanlığıyla kullanılmasının ürkütücü bir boyuta ulaştığını düşünüyor ve “Medya topyekûn bir intikam histerisinin zemini oluveriyor. Bu aslında nefreti, ayrımcılığı ve düşmanlığı körükleyen bir Rambo Gazeteciliği…” diyor…

Bilgi Üniversitesi’nden Esra Elmas da medyanın şiddet görüntülerini bir tiraj aracı olarak kullandığını düşünüyor ve “Devleti, hükümetleri toplum lehine gözetlemesi gereken medya, toplumun çıkarları yerine pek çok zaman olduğu gibi devleti, hükümeti kolluyor…” diyor…

Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nazife Güngör de “Olayın verilişinde de görüldüğü gibi, bazı medya organları kendilerini haberci gibi değil operasyonun öncü birliği gibi görmekteler…” diyor…

Bilgi Üniversitesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Itır Erhart ise ‘şiddetin pornografisinin’ yapıldığını düşünüyor ve şunları söylüyor: “Acı, şiddet, savaş arka fondaki müziklerle, aksiyon fimlerini aratmayacak görüntülerle estetize ediliyor. Biz de evlerimizde bu görüntüleri film izler gibi izliyoruz. Etik standartlar, habercilik ilkeleri ‘şiddet, acı, savaş sattığı için’ ihlâl ediliyor…” diyor… (Ecem Hepçiçekli-Selay Devrim, “Medyada ‘Rambo Gazeteciliği’…”, Radikal, 21 Ağustos 2011, s.16.)

[61] “2014 yılında Turkcell’in gazete reklam harcamalarında birincilik, ikincilik ve üçüncülük Ethem Sancak’a ait Star, Akşam ve Güneş gazetelerinde olurken televizyon reklam harcamalarında birincilik ve üçüncülük yine Ethem Sancak ait 24 TV ile TV360 kanallarındadır.” (Fırat Kozok, “Atamalarla Yandaş Havuzu Dolup Taşmış”, Cumhuriyet, 24 Mart 2015, s.5.)

[62] “Tartışılan Şişirme Tirajlar”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2016, s.5.

[63] Fırat Kozok, “Yasak Ama Bir Tek Ona Değil”, Cumhuriyet, 7 Nisan 2015, s.12.

[64] “Türklerin Yüzde 51’ine Göre Ülkede Medya Özgür Değil”, Milliyet, 29 Mart 2012, s.15.

[65] Pakrat Estukyan, “Gazeteleri Öldürmek”, Yeni Yaşam, 15 Ocak 2019, s.7.

[66] Gamze Akdemir, “Gazeteci Ertuğrul Mavioğlu: Bu Diyar Bizim, Bir Yere Gitmeyiz!”, Cumhuriyet Kitap, No:1173, 9 Ağustos 2012, s.14-15.

[67] Nazan Özcan, “Gemileri Yaktım ve Bu Kitabı Yazdım”, Radikal Kitap, Yıl:11, No:585, 1 Haziran 2012, s.11.

[68] “Şimdiye kadar tarihin büyük bir bölümünde, bir azınlık çoğunluğa hükmetmiştir. Bu hâkimiyeti gerekli kılan, hayatın güzelliklerinin sadece azınlığa yetecek kadar olup, çoğunluğa kırıntıların kalmasıdır. Eğer bu azınlık güzelliklerin tadını çıkarmak ve bunun da ötesinde çoğunluğun kendine hizmet etmesini, kendisi için çalışmasını istemişse gerekli şart şuydu: Çoğunluk itaat etmeyi öğrenmeliydi.” (Erich Fromm.)

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler