Takip Et

Makale

Dünya sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsızca özgür olacak!

“Emperyalist kanlı panoramanın devrimci yoldan değiştirilerek yıkılması ve sınıfsız-sömürüsüz-sınıfsız dünya ütopyamızın kurulması, bulunduğumuz coğrafya devrimini gerçekleştirmekle, bu devrimi gerçekleştirmek için devrimci görevleri devrimci normlara uygun yerine getirmekle mümkündür. Devrimciler devrimi, devrimler özgürlükleri büyüterek tek dünya toplumuna ulaşacaktır…”

Hegemonik güçler dünya pazarındaki nüfuz ve tahakkümünü koruyarak büyütmek, dünyanın başat aktörü olma ünvanını kazanmak, çapul ve talanlarının yol açtığı krizleri pansuman ederek yeni pazarlara yayılmak ve çok uluslu tekeller sömürgeciliğinde ifade bulan emperyalist sistemlerini baki kılma hayali uğruna, mazlum ulus ve halklara karşı acımasızca işgal-ilhak saldırganlığına girişmekte, en barbar katliam ve kıyımlar gerçekleştirmektedir. Aynı gerekçelerle doğayı mahvedip canlı-cansız dünyayı felaketlere sürüklemektedirler. İnsan da doğa da bu emperyalist gerici hırsın kurbanı edilmektedir…

Emperyalist kapitalizm zenginlikleri gasp ederek tekelleri vasıtasıyla çelik kasalarına (çömezleri ayakkabı kutularına koysa da…) ve sıkıca kapattığı avuçlarına sıkıştırmaktadır. Dünya ve insana-emekçi sınıflara ait olan zenginlikleri çalıp haksızca ve zorla el koyarak yoksulluğu büyütmektedir. Dünya nüfusuna göre son derece küçük bir azınlık olan zenginler zümresi dünya gelirinin büyük bölümüne, milyarları bulan diğer dünya nüfusu bu gelirin küçük bir bölüme sahip olabilmektedir. Bu dengesizlik, dünyanın küçük ucunu en zengin, büyük ucunu en yoksul kılan emperyalist dengesizliktir. Kısacası, emperyalist güçler gasp ettikleri zenginlikler üzerinde semirirken, dünya halklarını aynı düzeyde fakirleştirmekte, açlığa mahkûm etmektedirler. Emperyalist kapitalist sisteme özgü talan ve sömürü çarkının yarattığı gelir dağılımdaki dengesizlikten de anlaşılacağı üzere yoksul dünyanın/insanlığın yoksullaşmasının nedeni bu sistemdir…

Bilimsel gelişmeler de dahil olmak üzere, eğitimin, sanatın, kültürün, sanayi ve üretimin gelişmesini köstekleyen de emperyalizmdir, emperyalist güçlerdir. Gerçekleri kitlelerden saklayarak aydınlanmalarını engellemektedir. Daha rahat yönetmek ve hükmetmek için eğitimden kültüre, siyasetten sanata tüm alanlarda halk kitlelerini geri tutarak gelişmelerini engellemektedir. Bilimsel araştırma ve gelişmeleri kontrolünde tutarak ve baskı uygulayarak özgürce gelişmesini frenlemektedir. Eğitim-öğrenim ve bilimsel kurum ve kuruluşlar üzerindeki baskısı bunun bir göstergesidir. Bireysel araştırma ve incelemelerin önünde oluşturduğu engeller ve uyguladığı baskılarla özgür gelişme olanaklarını sınırlayarak yok etmektedir. Bilimsel ve bütün gelişmeleri kontrolünde tutarak gerici çıkarları doğrultusunda kullanmakta, topluma ve insanlığa sunmamakta ve toplumların gelişmesi için kullanmamaktadır… Kısacası emperyalist güçler gelişmenin önündeki en büyük kösteklerdir. Emperyalizm insanlığın ve dünyanın gelişmesi önünde köstektir…

Emperyalizm toplumsal mülkiyet yerine özel mülkiyetçidir. Kolektif değil, bireycidir. Eşitlikçi değil, imtiyazlı ve bencildir; eşitsiz ve dengesiz gelişmenin sebebidir. Özgürlükçü değil, özgürlüklerin önünde baskıcı ve engelleyicidir. Geliştirici değil, köreltici ve geriletendir; yıkıcı-tahripkâr ve yok edendir. Emperyalizm krizdir, savaştır, bunalım ve buhrandır. Kıyımcı, barbar, yabanıl ve vahşidir. Bebenin mamasına el uzatan, emdiği süte göz koyandır. Kan emici bir asalak ve Vampirdir. Kötülüklerin baş kaynağı, dünya halkları ve mazlum ulusların baş düşmanıdır…

Fakir milyarlar ile varsıl azınlık arasındaki devasa uçurumla dünyayı sınıflara ve sınırlara bölerek sömüren, sömürgeci bir haydutluk sistemidir emperyalist kapitalizm. Meta ve esasta sermaye ihracıyla, spekülatif sermaye biçimi ve borsalarda pahalı kağıtlar ekonomisiyle, banka sermayesi ile sanayi sermayesini iç içe geçirdiği mali sermaye-mali oligarşi düzeniyle, yarattığı borçlanma ve bağımlılık ilişkisiyle, dünya pazarlarının paylaşımı ve bu paylaşımı tamamlamasıyla girmediği tek dünya toprağı bırakmamış, bağımlı hale getirmediği tek dünya pazarı kalmamıştır… Böyle olmasaydı dünya daha zengin, aha gelişmiş, daha özgür olurdu. Şimdi değilse de yarın mutlaka olacak!

Nasıl olacak? Emperyalist ideolog ve demagogların tarih çarpıtıcısı tarihin sonu safsatalarına ve sınıf ve sınıf çelişkilerinin inkarına karşı, sınıflar gerçekliğinin ürünü olarak giderek derinleşen sınıf çelişkileri temelinde, bu çelişkilerden muaf olmayan binlerce toplumsal çelişki zemininde kitleleri örgütleyerek siyasi iktidar mücadelesi ve Komünist toplum uğruna harekete geçirme hedefiyle devrimci sınıf savaşına daha sıkı sarılarak! Bu savaşı ağır bedeller pahasına geliştirip zaferle taçlandırarak! Emperyalist kapitalist gericilik başta olmak üzere bilumum gerici sınıflara karşı amansız bir savaşım yürüterek ve bu savaşımı zafere kilitlenmiş bir kararlılıkla yürüterek!…

Devrim Bütünlüklü ve Sistematik Mücadeleyle Gelişebilir

Üç temel mücadele alanı-cephesi vardır; siyasi mücadele, teorik mücadele ve ideolojik mücadele. Bu üç mücadele cephesi, proleter sınıf hareketinin (proleter devrimci partilerin) burjuvaziye karşı siyasi iktidar mücadelesinde boş bırakmaması gereken mücadele cepheleridir. Birinde varlık göstermek ama diğerlerinde varlık göstermemek ya da ikisinde varlık göstermek ama birinde varlık göstermemek tek ayak üzerinde yürümeye benzer. Bilakis bütünlüklü olan devrim mücadelesinde zaaf ve eksikliklere taşır, başarısız olmalarını koşullar…

Salt siyasi mücadele, burjuvaziye karşı siyasi başarılar elde eder. Ama burjuvazinin toplum üzerindeki teorik, ideolojik ve kültürel hegemonyasını kırmayı tam olarak başaramaz. Dolayısıyla burjuvazinin toplumsal kitleler üzerindeki ideolojik-kültürel-teorik nüfuzunu kıramadığı için de siyasi başarısını sağlamlaştırarak koruyup sürdüremez. Ya da salt ideolojik-teorik mücadeleyi esas alıp siyasi mücadeleyi ihmal eden bir mücadele, burjuvaziye karşı ideolojik-teorik başarılar elde eder ama siyasi başarıdan eksik kalır. Dolayısıyla ideolojik-teorik nüfuzunu koruyarak sürdürecek siyasi iktidar veya siyasa egemenliğe sahip olmadığı için de sağladığı başarıları da yitirmekten kurtulamaz… O halde, devrimin her üç cephede de burjuvaziye karşı mücadele etmesi ve bu mücadeleyi yetkin olarak sürdürmesi elzemdir.

Devrim, siyasi mücadele esasına bağlı olarak, teorik mücadele ve ideolojik mücadele bileşkelerinde bütünlüklü olarak sürdürülebilir ve sürdürülmesi gereken bir mücadeledir. Bu mücadele cephelerinde boş bıraktığı her alanda burjuvazi gelişerek devrimi sabote eder, zayıflatır, başarısını engeller. Boş bırakılan bu mücadele cepheleri yalnızca dış burjuvazinin boy verip güçlenmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda içerde de burjuvazinin gelişip egemen hale gelmesine alan açar; bu öneme de sahiptir…   

Bütün mücadelelerin siyasi mücadelede anlam kazanacağını söylemek yanlış olmaz. Ancak birinin diğerleri üzerinde belirleyici rolü olmasına karşın, bu durum diğerlerin anlamsız-gereksiz ve boş olduğu anlamına gelmez ya da önemlerini ortadan kaldırmaz. Bilakis hepsinin birleşik uyumunu, eşgüdümünü ve bütünlüğünü gerekli kılar. Özellikle de bütün bu mücadele cephelerinde burjuvaziye karşı uyanık olmak ve mücadeleleri sürekli ve sistemli biçimde yürüterek boşa almamak yaşamsal önemdedir. Sosyalist devrimler veya sosyalizmden geriye dönüşler gerçeği, bu mücadelelerin doğru, bütünlüklü ve sistemli bir süreğenlikle yürütülmeyip kültür devrimleriyle ilerletilmemesine dayanmaktadır. Yürütülen mücadelenin veya sürdürülen siyasi iktidarın birçok noktada hata ve eksikliklere düşmesi ayrı bir etkenken, sınıf mücadelesin üç ayakta tam olarak yürütülmemesi ve bunun sistemli biçimde yürütülmemesi tayin edici etmendir.  Sosyalizm tecrübesi de göstermektedir ki, sadece veya salt siyasi başarı ve egemenlik devrimin-sosyalizmin sürdürülmesine yetmemiştir. Ya da mücadelenin her cephesinde bütünlüklü olarak yürütülmemesi siyasi başarının yitirilmesiyle sonuçlanmıştır… Bu tecrübe, izlememiz gereken mücadeleyi ve mücadeleyi nasıl kavrayıp yürütmemizi çıplak biçimde bizlere sunan zengin bir kaynaktır…

Bu üç mücadele cephesine ilişkin kavranması gereken diğer bir konu da siyasi mücadelenin yalnızca düşmana karşı bir mücadele niteliği veya biçimi olduğudur. Ki, ideolojik ve teorik mücadele daha geniş bir yelpaze olup, yalnızca dış düşman ve burjuvaziye karşı değil, iç burjuvaziye ya da içteki hatalı çizgi ve eğilimlere karşı da geçerli olan mücadele biçimleridir. Siyasi mücadele sadece düşmanla mücadelede geçerliyken, ideolojik-teorik mücadele devrimci saflarda veya devrimci sınıf hareketi içinde de geçerlidir. Ve bu iki mücadele zor-şiddet temelinde değil, barışçıl ya da zor dışı mücadele biçimleridir. Özellikle ideolojik mücadele içte veya içerdeki hatalara karşı mücadele niteliğiyle anlam kazanır. Burjuvaziye karşı her üç mücadele geçerli olmasına karşın, devrimci sınıf hareketi ve devrim saflarında siyasi mücadele geçersiz olup, yalnızca ideolojik-teorik mücadele geçerlidir. Ve bu özellikleri ya da nitelikleri gereği tamamen barışçıl biçimde yürütülmesi gerekenlerdir. Sosyalizm tecrübesi ve kültür devrim (ler)i gerçekliği dikkate alındığında, altı çizilmesi gerekir ki, burada içte filizlenip gelişen burjuvazi salt ideolojik bir nitelik taşımamakta, bilakis iktidar ve devlette örgütlenmiş olup egemen durumdaki bütünlüklü bir sınıftır, içte doğup gelişmiş ama dış olgu haline gelerek devrim ve sosyalizme ihanet etmiş düşman bir sınıftır. Dolayısıyla bu burjuvaziye karşı mücadele, diğer mücadele biçimlerini de içermekle birlikte, esasta siyasi mücadele niteliğini geçerli kılan bir mücadele alanıdır. Kapitalizmin restorasyonunu üstlenmiş olup sosyalizmi geri çevirme görev üstlenen yeni burjuvaziye karşı elbette siyasi mücadele geçerlidir. Bunun somut biçimi kültür devrimidir. Bu anlamda içteki sorun, hata ve yanlış çizgilerle mücadele ve bu mücadelede geçerli olan mücadele biçimleriyle, yeni burjuvaziye karşı mücadele niteliği bir ve aynı değildir, karıştırılamazlar. İdeolojik mücadele devrim saflarında, siyasi mücadele ise, ister dış düşman olsun ve isterse içte doğup iktidar veya devlette egemen olan kapitalist yolcu yeni burjuvaziye karşı mücadelede geçerlidir.

Proleter devrim ve devrimciler bu bütünlüklü mücadele kavrayışı ve mücadele nitelikleri karşısındaki doğru konum ve tutarlı pozisyonlarıyla gelişirler. Devrimin bütünlüklü mücadeleler ekseninde ele alınıp geliştirilmesinde devrimci hareket olarak ciddi eksikliklerimiz olmakla birlikte, devrimciler olarak da devrimin mantığına uygun tutarlı ve doğru mücadele biçimlerinde ciddi eksiklikler taşımaktayız.

Proleter devrimciler eleştiriyi bir gelişme dinamiği olarak değerlendirir, gelişme-geliştirme amacına uygun bir mekanizma olarak ele alır, anlamlandırırlar. Eleştiri, öz-eleştiriden bağımsız bir mekanizma değil, tersine ikisi birbirini var eden bir bütündürler. Eleştiri-özeleştiri mekanizması doğru kullanıldığında kesinlikle, değişip dönüştürmeye, gelişip ilerlemeye, hatalardan dersler çıkararak öğrenmeye vb. hizmet eder. Ama doğru kullanılmadığında o mekanizma-silah etkisizleştirilip aksi gelişmelere hizmet eder. Bu durumda eleştiri-özeleştiri mekanizması amacının dışında kullanılmış olur ki, devrimciler bu silahı doğru kullanmak durumundadır. Devrimin mantığına uygun olan budur…

Yazı ki, kimi devrimciler ve kimi devrimci yapılar bu mekanizmayı devrimin ve eleştiri-özeleştirinin mantığına uygun ele alınmasında ciddi derecede sorunlu anlayış ve yaklaşımlara sahiptirler. Kimsenin mükemmel bir kavrayış ve uygulamaya sahip olduğu iddia edilemez. Ancak, demokrasi kültürü açısından sorunlu anlayış ve yaklaşımlara sahip olan kimi devrimci yapılarda (çevre ve bireyler de dahil), demokratik kültürlerine bağlı olarak bu sorun çok daha tipik bir hal alır. Kaba ve yıkıcı tarza dönüşür, ideolojik mücadele ve eleştiri-özeleştiri silahlarını tahrif eder. Bu durum gelişmeleri kadar geliştirmelerini de engelleyen bir rol oynar. Pratik davranışlarına, uygulamalarına ve anlayışlarına yansıyan bu sol sekter tarz, eleştiriyi anlamaktan çok ona yanıt vermekle meşgul olur.

Öyle ki, kendilerinin de benimsediği ilkesel doğrular dahi ifade edildiğinde, kibir ve dar kaygılara düşerek ya da kirpinin dikenleri gibi savunma mekanizmalarını harekete geçirerek tepki vermektedirler. Sadece hatalı uygulama ve anlayışları eleştiri konusu yapıldığından aklın yolunu terk ederek egolarına esir düşüp tepki vermeyi benimserler. Oysa bu, onları geliştiren değil, zayıflatan tarzdır. Demokratik tahammül ve kültürlerinin ne kadar sınırlı olduğunu göstermekle birlikte, ben-merkezci ve dar dogmatik olduklarını da deşifre eder. En önemlisi de eleştiri veya karşı eleştiri reflekslerinde son derece kaba ve yıkıcı olmaktadırlar ki, gösterdikleri tepki müthiş kuvvette bir öfkeye sahip olduklarını yansıtır.

Bu duygusal tepki ve ‘‘kör‘‘ öfke bazen o kadar abartılı ve yüksek perdeden olur ki, burada kibir ve hazmedememenin izleri görülmekle birlikte, bu ilkel öfke karşısında, aynı öfke dozajının düşmana karşı da taşınıp taşınmadığını sorgulamak ya da sorma ihtiyacı hasıl oluyor… Zira, bir devrimci ya da devrimciler karşısındakilerin bir devrimci veya devrimciler olduğunu bilmek durumundadır. Dil ve üslubunu, eleştiri ve yöntemini veya ideolojik mücadelesini bu gerçeğe uygun olarak düzenlemek durumundadır. Devrimci sorumlulukla hareket edip bireysel öfke ve sorumsuzluktan sakınmak durumundadır. Devrimci edep ve terbiyeye uymak durumundadır. Bunlar sadece muhatabımıza karşı taşıdığımız sorumluluklar açısından değil, kendi saygınlığımız ve iddia ettiğimiz siyasi kimliğimiz için de zorunlu-gereklidir.

Siyasi mücadelede kararlı, teoride yetkin olsalar da eğer devrimciler ideolojik mücadelede doğru bir anlayış ve pratiğe sahip değillerse, orada bütünlüklü bir anlayış sistematiğinden, bütünlüklü mücadeleden ve genel bir başarıdan söz edilemez…

Öte taraftan, eğer devrimcilerle veya devrimci anlayışla arasına kalın sınırlar çekerek, onun geri olduğunu ve dolayısıyla ondan daha ileri olanı temsil ettiğini iddia edenler varsa, bunlar devrimcilik adına da olsa kendi yönünü burjuvaziye çevirmiş durumdadırlar…

Devrime ve devrimci düşüncelere kapalı olan ve bunları küçümseyen ya da bu düşüncelerde yanılmaz otoriteler olduğunu düşünenler, gerçek ötesi metafizik beyinlerdir ki, bunların ne eleştirisi ne eleştiriye karşı tepkisi ve ne de düşünceleri bizlerin dünyasına ait değil, öteki dünyaya aittir… Toplumsal, sosyal, siyasal, ideolojik, kültürel vb. sorunları sınıflardan bağımsız tanımlayanların, öte taraftan devrimciler veya halk güçleri arasındaki sorunları ideolojik mücadele dışı yöntemlerle açıklayanların devrimci sınıf mücadelesi ve büyük özgürlükler mücadelesine katacakları değil, kaybettireceği şeyler olabilir… Devrimci düşünce ve devrimci ilkelerden kopanlar, burjuvaziye iltihak etmiştir, sınıflar arası çatışmada üçüncü bir yol yoktur…

Devrimci olanı destekleyip büyütmeyen, dost güçlerle ideolojik mücadelede muhatabını pozitif olarak etkilemeyen, onda iz bırakmayan, onda saygınlık yaratmayan, onu olumlu yönde geliştirip değiştirmeye hizmet etmeyen ama tersine onu öteleyip uzaklaştıran her türlü negatif etkiye sahip eleştiri ya da tepki biçimi kesinlikle hatalıdır. Özellikle de haklı-haksız gerekçeleri açıklanıp nedenlere oturtulamayan, ikna etmeyi ya da hatayı göstermeyi kaygı etmeyen ve dolayısıyla anlık davranan, salt bir öfke patlaması ya da horlayıp katı sınırlar koyan kavgacı üslupla tepki göstermek olsa olsa aczin ürünü bir davranıştır, daha iyisi değil…

Bu eleştirel yaklaşımlarımızda işaret ettiklerimiz sadece örgütsel olarak dışımızdaki devrimci örgüt ve kişilere has eksiklikler için değil, kendimiz ve örgütsel hukuk içinde olan kesim ve bireyler için de geçerlidir. Hatta eleştiri yapanlarla eleştiriye maruz olanlar için de ortaklıkla geçerlidir. Doğru fikirler kimseye ait olmadığı gibi, hiç kimse sadece doğrulardan ibaret değildir. ‘‘Sadece onlar hatalı, biz hatasızız‘‘ anlayışı gerçekçi olmayan idealist anlayıştır.  

Ne kadar sert ve ne kadar öfkeli olursa olsun duygusal tepki çözüm değil, anlamak veya anlamaya çalışma üzerine kurulu olan olumlu tepki daha etkili olup çözüm gücü olabilir. Haklı da olsa duygulara esir olmuş anlayış-yaklaşım tarzı sahiplerini güçsüzleştirir ama aklın yolunu benimsemiş olan doğru orantılı tepki ya da yaklaşım tam tersine güçlendirir… Duygular ile mantık arasında tercih yapma ya da duygusal öfkeye yenilme ya da doğrunun gücünü temsil etme sorunuyla alakalıdır bu. Bu, aynı zamanda demokratik kültürümüzle de ilintilidir. Devrimci hareket anlamında biz devrimcilerin genellikle bilimsel ve demokratik olanı benimsemede ya da uygulamada başarısız olduğumuzu söylemek yanlış olmaz…

Devrimci yapıların günbe gün daralıp güdük kalmasında, marjinalleşmesi ve alarm verme moduna gelmesinde, bütün günah toplumsal ve dünyasal siyasi şartlarda, siyasi çizgi ve siyasi mücadeledeki basiretsizlikte değil, büyük öğretmenlerin hatalarında hiç değildir; bu günahın önemli bir bölümü devrimcilik adına gericilikler sergileyen bizlere, bizlerin burjuvaziyle arasına keskin sınırlar çekmeyen kültür, davranış ve uygulamalarına aittir.

Doğru devrimci yönelimle, devrimin mantığına uygun plan, örgütlenme ve görevlerle, devrimci ilkelere uygun mücadele nitelikleri ve biçimleriyle konumlanmak, bu zeminde kendimizi ve tüm devrimci dinamikleri eğitip ilerletmek, son tahlilde devrimci mücadeleyi her cephesinde devrim amacına bağlı kalarak geliştirip temsil etmek şarttır…

Emperyalist kanlı panoramanın devrimci yoldan değiştirilerek yıkılması ve sınıfsız-sömürüsüz-sınıfsız dünya ütopyamızın kurulması, bulunduğumuz coğrafya devrimini gerçekleştirmekle, bu devrimi gerçekleştirmek için devrimci görevleri devrimci normlara uygun yerine getirmekle mümkündür. Devrimciler devrimi, devrimler özgürlükleri büyüterek tek dünya toplumuna ulaşacaktır…

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler