Takip Et

Makale

Devrimci Proleter Sanatın İki Öncü ismi – İki Ozanı; Dziga Vertov – Yılmaz Güney

“Dziga Vertov ve Yımaz Güney emekçilerin, ezilenlerin sinemacısıdır. Sinema tarihinde olduğu gibi devrim tarihinde de yerleri tartışılmazdır bu nedenle, Proleter Devrimci Sanatın bu iki mihenk taşı, öncüsü ve halk ozanlarının, miraslarına sahip çıkıp ileri taşıyarak geliştirmek asli görevimiz ve sorumluluğumuz olarak bilincimizde yer edinmelidir”

“İçinde bu­lun­du­ğu­muz dönem, her za­man­kin­den da­ha çok Mark­sizm-Le­ni­niz­me sa­rıl­ma­mı­zı ve onu giz­li açık düş­man­la­rı­na kar­şı sa­vun­ma­mı­zı em­re­di­yor. Ge­rek ken­di içi­miz­de, ge­rek ken­di dı­şı­mız­da re­viz­yo­niz­me, opor­tü­niz­me kar­şı, Mark­sizm-Le­ni­niz­min sah­te dost­la­rı­na kar­şı mü­ca­de­le­nin te­mel il­ke­si ve si­la­hı bu ola­cak­tır.” (Yılmaz Güney/Mayıs Dergisi – Ocak 1984)

İnsanlık tarihinde sanatın halk için mi yoksa sanatın sadece sanat için mi olduğu tartışılırken bu tartışmalara devrimci pratik adımları ve düşünce sistematiğiyle yön veren ve devrimci proleter sanat çizgisinden bir an için sapmadan halk için, emekçiler için, proleterya için, devrim ve sosyalizm için sanat yapan iki ismi anmadan ve onların tarihe iz bıraktıkları, öncülüğünü, üstlendikleri devrimci proleter sanatın ve en önemlisi devrimci kişiliklerini bu perspektif üzerinden ele alarak bizlere bıraktıkları büyük mirası, devrimci sanat ve devrim mücadelesine olan büyük katkılarını bir kez daha ve bin kez daha anarak anılarına ve bizlere bırakmış oldukları mirasa sahip çıkmanın ve istenildiği vakit, inanıldığı vakit bir bireyin milyonları, ezilen-sömürülen-ötekileştirilen-katledilen halkları nasıl etkilediğinin, nasıl farkındalık yarattığının bilincinde olarak, manifesto niteliğinde ki yaşamlarını ve sanatlarını bilmek, öğrenmek ve geliştirerek daha ileriye taşımak kuşkusuz ki bizlerin önünde büyük bir sorumluluk olarak durmaktadır.

Sinemanın bilimsel bir buluş olarak ortaya çıkışının ardından önce eğlence aracı sonrasında bir sanat biçimi olarak kabul edilmesinden günümüze, kuramsal ölçekte iki büyük tartışma süregelmiştir. İlki sinemanın kendine özgü bir dili olup olmadığı, ikincisi ise devrimci sinemadan tam olarak ne anlaşılması gerektiği. Yüzde yüz ikna edici bir sonuca halen kavuşmamış, görece birbirinden bağımsız bu iki tartışmanın ortak noktasında ise sadece devrimci proleter sinemanın yalnızca bulundukları coğrafyada değil dünya sinema tarihinin en radikal yönetmenleri olan, Dziga Vertov ve Yılmaz Güney tartışmasız ki isimleri ilk sıralarda anılmaktadır.

Onlar devrimci proleter sanat denilince ilk akla gelen iki isim, halk ozanı, öncü-devrimci sanatçılar olarak bilinen ve kabul gören, sadece sanatçı kimlikleri ile değil, devrimci kimlikleri ile de bizlere yön vermiş ve yön vermeye de devam eden iki önemli, iki değerli, iki devrimci isimdir Dziga Vertov ve Yılmaz Güney. Aynı dönemde yaşamamışta olsalar, birbirlerini hiç tanımamışta olsalar, aynı dili konuşmamışta olsalar, her ikisinin de ortak özelliği, ortak dili kendi dönemlerinin öncüleri, sosyalizm ve komünizm mücadelesine olan inançları ve devrimci proleter sanatın birer mihenk taşı olmalarından geçmektedir.

Dziga Vertov / Sine-Göz

Dziga Vertov’un gerçek adı: Denis Arkadievich Kaufman’dır. 2 Ocak 1896 Białystok’da doğdu, 12 Şubat 1954’de Moskova’da hayatını kaybetti. Sovyetler döneminde özellikle kitleler üzerinde farkındalık yaratabilmek, kitleleri bilinçlendirmek adına Lenin’in talimatı ile Devrimci Proleter Sanatın doğup, gelişmesine öncülük eden devrimci proleter bir sanatçıdır. Sine-Göz Hareketini başlattıktan sonra Dziga Vertov ismini kullanmaya başlamıştır.“Sine-Göz” akımının kuramcısıdır.

Özellikle 1920’lerde hem yazılı hem görsel alanda sayısız çalışma ortaya koyan yönetmenin, sinema tarihinin belki de en radikal çıkışı olan Sine-Göz manifestosu da aynı döneme denk gelmiştir. Vertov’un sinematografisini en net biçimde anlatan 1929 yapımı “Film Kameralı Adam“ salt görüntülerle kendi evrensel diline kavuşmuş sinemanın bir manifestosu veya Chaplin’in deyimiyle, senfonisi olarak da izlenebilir.

Yılmaz Güney

Yılmaz Güney’in gerçek adı: Yılmaz Pütün’dür. 1 Nisan 1937’de Yenice-Yüreğir, Adana’da doğdu. 9 Eylül 1984’de Paris’te hayatını kaybetti. Devrimci Proleter Sanatı Türkiye-Kuzey Kürdistan başta olmak üzere Avrupa ve Dünyanın birçok ülkesinde kitlelerle buluşturan ve ezilen halkların bilinçlendirmek ve gerçekleri göstermek adına, benimsediği Marksizm-Leninizm-Maoizm ideolojisi ve rehberliği üzerinden kaleme alıp, yönetip ve rol alarak öncülüğünü üstlendiği ve bu minvalde milyonlarca insana ulaşarak kurmaca yöntemlerle halkı kandırarak sömürenlere inat yaşamı boyunca gerçek olanın, devrimci olanın ilkesiyle hareket eden devrimci proleter bir sanatçıdır.

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü alan Yol, Güney’in Filmografisinde sistemin açık faşist karakterinin yoksullar üzerindeki etkisini anlatması, ülkenin hapishane koşullarına getirdiği sert karşı çıkışı ve yine yoksul sınıflar üzerinden sistem eleştirisini devrimci kimliği ile hedefine almıştır. Hapisten kaçtıktan sonra kurgusunu yaptığı film aynı zamanda kendisini yıldırmaya çalışan sisteme karşı, Güney’in kazandığı bir zaferdir.

Ne diyordu Vertov: “Bir sinema yazarıyım ben. Bir film ozanıyım. Kağıda yazmak yerine, film üzerine yazarım.” (Dziga Vertov – 1935)

Sinema da kurmacaya karşı olan Vertov; Dramayı, “burjuvazinin elindeki bir afyon” olarak nitelendirir. Kameranın işlevini, sadece görüntüyü kopyalayan değil, “gözün güçsüzlüğünün aşılması için bir araç” olarak tanımlar. Filmleri Lenin’in talimatıyla Ajit-trenlerle Sovyetler Birliği’ni baştan sona dolaşıp Sovyet Bolşevik Devrimini anlatmıştır/göstermiştir.

Dönemin Rus İmparatorluğu’nda, günümüzde ise Polonya’da bulunan Bialystok’da 1912-14 arasında, lise yıllarında müzik eğitimi aldı. 1915’de Petrograd’a gitti ve Psiko-Nöroloji Enstitüsü’nde okumaya başladı. Avant-garde ve fütürist gruplara katıldı. 1918 yılı başında yazar Mikhail Koltsov’un isteğiyle Moskova Film Komitesi’nde yazar ve kurgucu olarak çalışmaya başladı. Yazın Komite’nin Belgesel Bölümü sekreterliğine getirildi. Adını bu dönemde Dziga Vertov’a dönüştürmüştür.

Dziga Vertov, Mikhail Kaufmann ve Elizaveta Svilosa’dan oluşan ve Sine-Göz kuramını geliştiren Bolşevik Sine-Göz gerilla hareketi, kuramcısı Dziga Vertov’dur.

Sanat alanında büyük bir birikime, önemli bir kültürel mirasa sahip olan Rusya’da devrim sonrası sinema alanında büyük bir atılım yaşanır. Devrim sinema tarihinin akışını değiştiren, sinema tarihine görkemli filmler ve kuramlar ekleyen Eisenstein, Pudovkin, Dovjenko, Kuleşov, Vertov, Yutkoviç gibi proleter devrimci sanatçılar kazandırmıştır.

Vertov 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Lenin’in talimatıyla Sine-Göz hareketini başlatmıştır. Vertov sinema kuramını o dönemki Sovyet Bolşevik iktidarının kendini halka anlatma ihtiyacı üzerinden şekillendirmiştir. Vertov’un çoğu filmi Bolşeviklerin sosyalizmi ve önceki çarlığın diktatörlüğünü/eşitsizliğini anlatmak amacıyla ülkenin dört bir yanını dolaşan Ajit-tren adı verilen bir trenle gösterilmiştir. Dziga Vertov’un öncülüğünde Sine-Göz hareketi trenlerle tüm Sovyetleri köy köy, kasaba kasaba, şehir şehir, fabrikadan okullara her yere giderek Devrimi anlatmışlardır. Sovyet Kültür Devriminin, Sinema ile yapılmış olduğunu vurgulamak yanlış olmaz.

Vertov, filmlerde ki kurmacanın bir afyon olduğunu savunur. Bu kurmacalar, seyirciyi sarhoş eder, böylece daha sonra bilinçsiz seyirciye çarpıtılmış gerçekleri kabul ettirmek kolaylaşmaktadır. Bu nedenle sinemada gerçek olayların yer alması gerektiğini savunur.

Devrimci Proleter Sinema perspektifiyle yola çıkan Vertov, Kinoglaz Manifestosu’na göz atacak olursak;

1- Drama halkın afyonudur.

2- Kahrolsun beyaz perdenin ölümsüz kralları ve kraliçeleri! Yaşasın sıradan günlük işlerin başında kaydedilmiş ölümlü insanlar.

3- Kahrolsun burjuva senaryoları!

4- Drama kapitalistlerin elinde ölümcül bir silahtır. Biz bu silahla devrimci günlük yaşamımızı sergileyerek bu silahı düşmanımızın elinden alacağız.

5- Modern drama da eski dünyanın bir artığı, devrimci gerçeğimizi gerici şekillere sokma çabasıdır.

6- Kahrolsun günlük yaşamımızın tiyatroda sahnelenmesi. Bizi olduğumuz yerde yakalayıp çekin!

7- Senaryo üzerinde uydurulmuş bir masaldır. Biz kendi yaşamımızı yaşarken üzerimize biçilen görüntülere boyun eğmeyeceğiz!

8- Herkes kendi işini yapsın, başkasının işini engellemesin! Sinemacının işi bizi, engellemeyecek bir şekilde çekmektir.

9- Yaşasın proleteryanın devrimci Sine-Gözü!

Çarlık yıkılmış ve Sovyet Bolşevik Devrimi merhaba demişti dünyaya. İşte böylesi bir dönemde Devrimi ve Sovyet halklarına hem de dünyaya anlatma ihtiyacı doğmuştu. Sovyet Bolşevik Devrimi dünyanın ezilen halklarında mutluluk yaratmış ve hâlâ umudun var olduğunu göstermişti, diğer yandan ezen sömüren devletlere / sistemlere de korku salmıştı. Sovyet Bolşevik devrimine karşı anti-propagandalar başlamıştı. İşte böylesi bir dönemde Dziga Vertov’un önderliğinde Sovyetlerde Sine-Göz hareketi doğuyordu.

Sovyetler Birliği’nde sinemanın hem teorik, hem de pratik olarak bu kadar gelişmesini ve tüm dünya sinemasını etkilemektedir. Sovyet sinemasının bu kadar gelişmesinin nedeni ise başta Lenin olmak üzere; devlet görevlileri ve organları tarafından sağlanılan desteklerdi.

Devrimi Halka, Proleter Devrimci Sanatla Anlatmak

Sovyet devrim sinemasının en önemli isimlerindendir Sergei Eisenstein. Sergei Eisenstein’ın sine-kolektifi 1923’te kurulur. Sinematografik örgüyü çarpıcı bir montajla değiştirmeyi savunan Eisenstein’a göre “İyi kurgulanmış bir montaj sadece sahneleri birbirine bağlamakla kalmaz, aynı zamanda izleyicinin hislerini istenilen yöne çekebilmek ve seyirci kitlesini heyecanlandırmak için de iyi bir yoldur.”

Eisenstein‘la kıyaslandığında bürokrasi tarafından neredeyse hiçbir projede görevlendirilmeyen, proje başvurularında ise senaryo dışı çalışmasının neticesinde genellikle reddedilen, tüm bunlara karşın pes etmeyerek küçük ölçekte de olsa yaratmayı sürdüren ve ülkesinde hak ettiği değeri gecikmeyle de olsa görebilen Vertov, sinematografik açıdan günümüzde halen erişilememiş ve aşılamamış devrimci bir zirve olarak yükselmeyi sürdürüyor.

‘Kötü film yapmak’ dışında her türlü hak tanınan bu genç kuşak, dünyanın ilk sinema okulunda eğitim almış; devletin onlara sağladığı teknik olanaklarla ilk filmlerini çekmişlerdir. (Dünyanın ilk sinema okulu 1 Eylül 1919’da Moskova’da kurulmuştur.)

Lenin sinemanın halkın aydınlanmasında önemli bir yeri olduğunu fark etmiş ve sinemacıları filmlerini göstermek için ülkenin en ücra köşelerine göndermiş; buralarda halkın yaşayışı hakkında fikir sahibi olan yönetmenler; yepyeni hikayelerle büyük kentlere geri dönmüşlerdir.

Bu sinemanın bu kadar gelişkin olması Devrim’i halka anlatma çabasıyla koşuttur aslında. Devrim’e yürekten inanmış bu genç kuşak; bir yandan estetik özelliklerden ödün vermeden, hatta yeni değerler katarak filmler çekmişler; öte yandan halkın beklentilerini karşılayacak yapımlara imza atmışlardır.

Sovyet sinemasının en büyük özelliği biçimden fazla öze önem vermesidir. Filmler biçimlerine göre değil, taşıdıkları öze göre değerlendirilir. Sinema halkın yaşama katılma

İsteğini artırmak, olumlu kahramanlarla seyircisine toplumsal anlayışı aşılamak ve halk kitlelerinin beğenisini eğitmek amacı güderler.

Devrimin iddialarından birisi olan burjuva sanat ve düşünce akımlarından kurtulmak da, Sovyet sinemacıların yeni yöntemler, üsluplar ve kuramlar geliştirmesinde önemli bir etki yaratmıştır.

Bu bakımdan Sovyet Sineması, Bolşevik Devrim’den ayrı düşünülemeyecek bir sinemadır. Her ikisi de eski olanı yıkıp, yeni olanı ortaya çıkarmak iddiasındadır. Sovyet Sineması’nın kaderi de devrimin kaderini izler.

Lenin için üç şarkı

Dziga Vertov’un çektiği en önemli filmlerden biri: Lenin için üç şarkı’dır. Filmin yönetmeni Dziga Vertov, Oyuncuları ise; Vladimir İlyiç Lenin, Joseph Stalin, Dolores Ibárruri, Nadezhda Krupskaya.

Film, Sovyetler Birliği halklarının Lenin’i nasıl gördüğünü ve onun hakkında söylenen 3 anonim şarkıyı konu almaktadır. “Yüzüm Karanlıkta Sıkıştı” isimli birinci şarkıda (3:40’dan itibaren) Lenin’in Orta Asya halklarındaki feodal ve eski İslami kalıntıları nasıl modern eğitim ve teknolojilere dönüştürdüğünü anlatılır. Yeni sosyalist ilişkilerin bu kalıntıları yerle bir ettiğinden bahsedilir. “Bozkırlardaki Aşk Gibi O’nu Sevdik”adlı ikinci şarkıda (18:44’den itibaren), Lenin’in ölümü üzerine Sovyetler Birliği’ndeki tüm halkların üzüntüsü gösterilir. “Büyük Bir Taş Şehir” isimli üçüncü şarkıda ise (38:38’den itibaren) Lenin’in ölümünden sonra halkların çalışmaya devam etme konusu anlatılır. Bu kısımda üretim liderleri ile röportaj, çeşitli büyük binaların resimleri ve halkın sevinç dolu hareketleri konu alınır.

Film üç şarkıdan yani üç bölümden oluşuyor. Tamamı Lenin’e adanmış bir belgesel bu. Her karesinde Lenin’den bir iz görüyorsunuz. Yer yer kitleler önünde yaptığı konuşmalardan görüntüler de var. Kimi zaman elinde tuttuğu bir bayrakla müthiş bir ajitasyon çekerek kitleleri peşinden sürükleyen bir portre, kimi zaman gülümseyen gözlerle çevresine bakınan sıradan bir insan. Filmin çekildiği yıla yetişebilen belki de yegane görüntüler bunlar ama yönetmenin ustalığıyla belgesel adeta bir destana dönüşmüş.

Birinci şarkıda yani birinci bölümde o coğrafyada yaşayan Türklere ait izler de görüyorsunuz. Kadınların başlarını tamamıyla kapayarak dünyayla irtibatlarını kesen giysilerden kurtulmaları devrimin getirdiği en büyük özgürlüklerden biri olarak anlatılıyor. Herhangi bir erkek vatandaş gibi onlar da üretim sürecine katılarak yeni toplumda yerlerini alıyorlar. İkinci ve üçüncü şarkılarda Lenin dönemi ve sonrasında gelişen sosyalist üretim ilişkilerinden, sovhozlardan, kolhozlardan, çeşitli sanayi dallarındaki ilerlemelerden söz ediliyor. Filmin sonunda ise, “Yüzyıllar geçecek ve bir gün insanlar atalarının memleketlerini unutacaklar ama Lenin’in adını hiç unutmayacaklar” yazısı beliriyor.

Ne diyordu Güney: “Ben bir kavga adamıyım. Sinemam da bir kavganın, halkımın kurtuluş kavgasının sinemasıdır.”

Yılmaz Güney, Türkiye – Kuzey Kürdistan ve Dünyanın birçok ülkesinde sınırları aşan sadece devrimci proleter sanat perspektifi ile değil ideolojik görüş itibariyle de birçok insandan ayrılan ve bu ayrışma yani kopuşla da öncüleşen bir yerde durmaktadır. Yılmaz Güney, sanatın ve sinemanın gerektirdiğini yapabilmiş, gözün gördüğü yanlışları cesurca konuşabilmiş ve bu sayede milyonlarca insanın saygısını ve sevgisini kazanmış, kocaman bir yüreğe sahip devrimci bir sanatçıydı. Yaşadığı dönemin Coğrafyasını görmek-bilmek isteyen herkes onun filmlerini izleyerek her şeyi şeffaf-gerçek bir şekilde gördü ve görmektedir. Devrimci Proleter Sinemanın mihenk taşlarını atan Güney, kısa ömrüne sığdırmayı başardığı yapıtlar, bugün hala gurur kaynağımız olmaya devam ediyor/edecektir. “Esaret bağlarında bir gül olmaktansa, Özgürlük dağlarında bir diken olmayı yeğlerim.” Onun sözleri, yazıları, şiirleri vb. vs. ise, hiç değişmeyen duygularımızı körüklüyor ve derinden etkiliyor.

“…çünkü dünyanın öbür ucunda, hiç tanımadığımız

Bir insanın gözyaşı bile içimizi parçaladı…

Kedilere ağladık, kuşların yasını tuttuk…

Yüreğimizin yufkalığı kimi zaman

Hayat karşısında bizi zayıf yaptı.

Aslında ne güzel şeydir

İnsanın insana yanması sevgili…

Ne güzeldir bilmediğin birinin

Derdine üzülebilmek ve çare aramak…

Ben, bütün hayatımda, hep üzüldüm, hep yandım.

Yaşamak ne güzeldir be sevgili…

Sevinerek, severek, sevilerek, düşünerek…

Ve o vazgeçilmez sancılarını duyarak hayatın.”

“Bir köle olarak yaşamaktansa özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir.”

Güney, faşizmin en yoğun, en baskıcı, en katliamcı yüzünü gösterdiği dönemleri birebir yaşamış, tutsak düşmüş, işkenceler görmüş, sürgün edilmiş ve bunca baskı ve sindirmelere karşın özgürlük, devrim ve sosyalizm düşünden bir an olsun vazgeçmemiş, geri durmamıştır.

Yılmaz Güney Sineması ise işte bu zor koşullarda gelişmiştir. Güney’i bu dönemin muhalif yönetmenlerinden ayıran birçok neden vardır. Bunlardan en önemlisi Güney’in muhalif kimliğinin mevcut siyasal sistemin eleştirisinden ziyade sistemin topyekûn değişmesini esas çare olarak görüp bu durumu bilince çıkarmasıdır. Güney’in bu bilinçle birlikte üretimlerinde işlediği konuları sınıfsal olarak ele aldığını ve sınıf çatışması vurgusunu önemli bir yer tuttuğunu görmekteyiz. Sovyetlerin, Vertov’a tanımış olduğu imkanların yarısı Güney’e tanınmış olsaydı bugün çok daha büyük kitlelere ulaşmış, bugün devrimci proleter düşünceyi milyonların benimsemesinin önünü açmış olacaktı. Onca kısıtlı, yetersiz imkanlara rağmen, Güney sanatı ve sinemayı Vertov’un dediği gibi, okadar yalın ve gerçekçi bir gözle-duruşla bizlere aktardı ki, onun filmlerinin ve isminin günümüzde de büyük kitlelerce ve usta sanatçılarca sahiplenilmesi bu gerçekliğin ve yalınlığın, ezilmişlik ve ötekileştirilmişliğin, devrim ve sosyalizme olan o büyük inancın nişanesi olarak günümüze kadar gelmiş ve çok uzun yıllarda Güney Sanatı ve sineması bizlere yol gösteren bir yerde duracaktır.

“Toplumsal gerçekliğin güçlü bir öncüsü olan Yılmaz Güney, estetik anlayışını bu metaför üzerinden şekillendirmiştir. Güney’in önemini, ölümünün ardından çevresinde bulunan sanatçıların, domino taşları gibi düşüşünden görmekteyiz. Salt sanatsal öğelerin icrasının hamalı değil, aynı zamanda sınıflı toplumda önderlik mekanizmasının ne derece önemli olduğunun yegâne temsilcilerinden ve öncülerindendi.” (Özgür Düşün – Sayı 57)

Dziga Vertov ve Yımaz Güney emekçilerin, ezilenlerin sinemacısıdır. Sinema tarihinde olduğu gibi devrim tarihinde de yerleri tartışılmazdır bu nedenle, Proleter Devrimci Sanatın bu iki mihenk taşı, öncüsü ve halk ozanlarının, miraslarına sahip çıkıp ileri taşıyarak geliştirmek asli görevimiz ve sorumluluğumuz olarak bilincimizde yer edinmelidir.

Savaş Simurg – 25 Nisan 2019

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler