Takip Et

Editörün Seçtikleri

Dersim/Zafer Yılmaz

Nereye bakarsanız bakın. İster derin vadilere, ister dağ başlarına, isterse küçücük bir çakıl taşına. Her yerde bir tanıklık, bir hatıra, bir nişane bulacaksınız mutlaka. Zine Gediği’nin sadece bir bölge adı, Munzur’un heybetli bir dağ silsilesi, dupduru akan bir ırmak olmadığını anlamakta hiç zorlanmayacaksınız. Ali Boğazı, Kutu Dere’si derin bir vadinin adı olmaktan çok daha fazlasını anlatacaktır size.

Dersim… Kadim acıların, sağaltılamamış yaraların diyarı…

Dağları, ırmakları, taşı, toprağı inleyen coğrafya…

Bunca acıya, yıkıma, ölüme, sürgüne, direnişe mekan olmuş bir coğrafya inlemez de ne yapar?

Direniş de, kıyım da; hepsi bin yıl kadar eski, dün kadar taze sanki…

Ahın çatallanmış ince sesi, kıyımın çığlığı, karşı duruşun gür sesi sinmiş bu topraklara, dağlara, ırmaklara.

İçli bir inilti, ağır bir uğultu olmuş bu sesler.

Nereye bakarsanız bakın. İster derin vadilere, ister dağ başlarına, isterse küçücük bir çakıl taşına. Her yerde bir tanıklık, bir hatıra, bir nişane bulacaksınız mutlaka. Zine Gediği’nin sadece bir bölge adı, Munzur’un heybetli bir dağ silsilesi, dupduru akan bir ırmak olmadığını anlamakta hiç zorlanmayacaksınız. Ali Boğazı, Kutu Dere’si derin bir vadinin adı olmaktan çok daha fazlasını anlatacaktır size.

Yakılmış, yıkılmış, viran olmuş köyleri, köyden bozma kasabaları, ilçe merkezlerini geçtiniz diyelim. Çıkın, Sarı Saltık tepesine mesela. Hani şu, hikayesi Kafkaslar’a, Balkanlar’a kadar uzanan; huzurunda mumlar yakılıp masum dilekler tutulan; tanıklığında kurbanlar kesilip tikeler dağıtılan Sarı Saltık’ın mezarının bulunduğu zirveye yani…

Sarı Saltık’ın kutsal kabul edilen on iki metre uzunluğundaki kabrinin başında sancaksız bir “sancak direği” karşılayacak sizi. Hem de, rivayete göre bin iki yüz yılından beri orada öylece duran bir sancak direği.

‘Tarih” deyip geçmeye kalkmayın sakın. Çünkü, onun hemen yanıbaşında, derme-çatma gayretle inşaa edilebilmiş sığınağımsı bir yapının taşları mahcup eder sizi. O taşlarda 38 kırımının süngüyle işlenmiş izleri saklıdır hala. İyi bakın onlara, size çok şey anlattıklarını göreceksiniz sonunda.

Mezarlar… Mezarlar… Mezarlar…

Ne vakit terk edilmiştir, taştan oyulup işlenmiş koç desenli nişane geleneği?

En son ne zaman ve kimler kullanmıştır bu gömüt sembollerini?

İçinde yatanların yarım kalmış özlemleri tükenmesin, ahları kalmasın, hep hatırlansınlar diye mi kurulmuştur dağ yamaçlarına bu mezarlar?

Bu yüzden mi derin vadilere bakarlar hep?

Ya yenileri? Hani birebir tanıdıklarımızın, birlikte gülüp, birlikte üzüldüklerimizin, ortak düşler peşinde koştuklarımızın mezarları?

Orada yatanların dağlara, dağların serin yeline, çiçeğine, özgürleştiriciliğine özlemini mi ifade eder bu mezarlar?

Yoksa bu dağlarda vuruldukları için mi yatarlar orada öylece, sessizlikleriyle başbaşa…

***                  ***                   ***                  ***

Zaman ve tarih içinde, kırımı ve sürgünü adeta kader kılmıştır muktedirler Dersim’e. Bazen artan, bazen azalan, ama hiç yok olmayan bedbah bir kaderdir bu sanki!

Kırıma da, sürgüne de direnmiş Dersim. Her yıkımın ardından derlenip toparlanmış, ayağa kalmış yeniden. Velhasılı, dağları, yolları, ırmakları yorulmuş. Hatta, o büyük yazarın dediği gibi gün gelmiş “ölüm bile yorulmuş” da, onlar yorulmamışlar.

Bu döngünün daha ne kadar süreceği ise henüz kestirilemez olmuş.

Yıkımların sonuncusunu 1994 yılında yaşamış Dersim. Onlarca köy yakılmış, yıkılmış. Ölülerini heybetli dağların göğsüne gömen köylüler, tarihlerini de arkalarında bırakarak, il ve ilçe merkezlerine sürülmüşler bir daha. Sürülenlerin bir kolu Avrupa ülkelerine kadar uzanmış, bir kolu başka şehirlerde yaşayan eşe, dosta ya da haneden çocuklara sığınmış mecburiyetten. 94 yıkımı yine de en belirgin haliyle, ilçe kenarlarına kurulmuş derme çatma ‘yerleşim yerleri’nde görünür olmuş. Mesela Ovacık ilçesinin hemen girişinde, her yanı teneke parçalarıyla kapatılmaya çalışılmış olan ‘sığınaklar’ı görmemek ne mümkün?

Bu yapılara hayretle ve hüzünle bakmadan edemiyor insan. Onca yıl bu sığınaklarda nasıl yaşamış insanlar? Bir sahip çıkanları, bir yol gösterenleri olmamış mı acaba?

Orta yerde duran manzara karşısında bu soruları sormadan edemiyor insan.

1994’den günümüze…

Yirmi küsür yıl olmuş köyler yakılıp başaltılalı. İnsanlar yıllarca işte bu sığınaklarda yaşamışlar. İnanılmaz bir sabır ve dayanma gücü olmalı onların.

Bu sığınaklar temel yaşamsal alt yapıya sahip mi?

Hiç sanmıyorum.

Orada yaşayan insanlar neyle geçinmişler, nasıl beslenmişler? Sağlık, eğitim hizmetinden nasıl faydalanmışlar?

Bu soruların da tatminkar bir yanıtı yok ne yazık ki!

Köy yakmaları ve boşaltmaları ile ilgili olarak pek çok insanın, çevrenin, siyasilerin, hukukçuların uğraş verdikleri biliniyor. Elbette kimsenin emeğine, iyi niyetli gayretine saygıda kusur edilmemeli. Bu bir yana. Öte yandan köyleri, evleri yakılan, geçim kaynakları kurutulan bu insanların hatırı sayılır bir kesiminin hala çok zor koşullarda yaşadığı bir gerçek. Köyler harap durumda ve bir çoğu insansız. Acaba neler yapılabilir, bu sorunun çözümüne kim, nasıl bir katkı sunabilir? Sorunun esası bu.

Muktedirlerin köyleri, ‘alan tutma siyaseti’ gereği, bir plan dahilinde yakıp yıktıkları biliniyor. Tansu Çiler adında bir başbakan görmüştü Türkiye. Halk düşmanı paşaların, özel timlerin, ‘uyanık stratejist’lerin ‘parlak bir güvenlik önlemi’ olarak gündeme gelmişti köylerin yakılıp boşaltılması. Tansu Çiler’in başbakanlığında, Mehmet Ağar’ların, Necdet Menzir’lerin yönetici görevler üstlendiği yıllardı bu yıllar. Devlet, bütün acımasızlığıyla saldırıya geçmişti. Faili meçhuller, toplu kırımlar, köylerin yakılıp yıkılmasıyla taçlandırılmıştı adeta. ‘Alan tutma siyaseti’nin -bunun bir diğer adı ‘alan temizleme’ idi- bir gereği olarak ilk önce Lice’de uygulanmıştı köy yakmaları. Hemen arından da Dersim’de. Sonrasında nereler dahil olmadı ki bu uygulamaya…

Dört bin civarında köyün yakılıp yıkıldığı, mukimlerinin apar topar sürgün edildiği söylendi sık sık.

Kuşkusuz bu gelişmeler öncesinde de pek çok köyü yakıp yıkmış, hatta ormanları, tarım alanlarını ateşe vermişti devlet. Ama bu kez durum çok farklıydı. O güne kadar sahiplenilmeyen, açıktan savunulamayan bir uygulama ‘resmi’ bir prosedüre bağlanarak daha kapsamlı bir şekilde gündeme alınıp uygulanıyordu artık. Köylere yönelik yıkım o kardar zalimce ve yaygın uygulanmıştı ki, aradan geçen onca zaman bunun sonuçlarını ortadan kaldırmaya yetmemişti işte.

Tabi bu uygulama, iddia edildiği gibi, salt bir ‘güvenlik politikası’ olmakla da kalmamıştı. Aynı zamanda bir bellek, kültür ve tarih silimi de amaçlanmıştı.

İnsanlar yerlerinden, yurtlarından ve tarihlerinden koparılmış oluyorlardı bu durumda.

Yakınlarının, sevdiklerinin mezarlarından bile uzak tutuluyorlardı artık.

Bunlar, halkı ‘düşman’ belleyen bir devletin aklının marifetiydi şüphesiz. Hangi suçunun bedeline katlanmıştı ki bu devlet, buna da katlansındı?

Sonraki süreçte bu meseleyi ele alışındaki ciddiyetsizlik, ikiyüzlülük, hatta görmezden geliş de “anlaşılır bir hal”di bu yüzden.

Meseleyi ciddiye almak, sonuçlarını bertaraf etmeye çalışmak, devleti işlediği suçların sonuçlarına katlanmaya zorlamak görevi daha çok devrimci-demokrat-yurtsever muhalefet güçlerine düşüyordu. Ne yazık ki bu güçler de konuya ilişkin başarılı bir sınav veremiyorlardı. Esasında sorun biraz da burada başlıyordu zaten. İşin kötü yanı, köylerinden sürülmüş bu insanların halinin kanıksanmış olmasıydı…

Oysa en azından yöre derneklerinin, federasyonların, vakıfların, belediyelerin bu işe öncelikli bir sorun olarak ciddiyetle el atması, çeşitli program ve projelerle onu gündemde tutması gerekirdi. Yeri, yurdu yakılıp yıkılmış, ruhu örselenmiş, yorulmuş insanlara, ‘Hadi köylerinize dönün’ çağrıları yapmakla sorunların üstesinden gelinemeyeceği çok açıktı.

Bu mesele karşısında bir grup dirayetli hukukçunun ciddi gayretler sarf ettiğini biliyoruz. Bunun tek başına yeterli olayacağını da elbette.

Bundan bir kaç yıl önce devlet Dersim’de yeni bir kadastro planını uygulamaya sokmuş. Hal böyle olunca, pek çok bilginin güncellenmesi, toprak-arazi aidiyetlerinin yeniden belirlenip kayıt altına alınması gündeme gelmiş.

Peki, yakılıp yıkılan köylerde bu plan nasıl yürütülmüştür acaba? Yeni tapu kayıtları neye göre belirlenmiştir?

“Sahipsiz” görülen araziler hazineye mi geçmiştir mesela?

Öyle ya, yıllardır insanların uğramadığı köyler var. Bu köylerin en çarpıcı örneklerinden biri de, Seyit Rıza’nın Ağdam’dan sonraki köyü olarak da kabul edilen Haçeli ya da yeni adıyla ‘Dikenli’ köyü.

1994 yılında, yani yakılıp boşaltılmadan önce, yirmi hane varmış Haçeli’de. O tarihten beri boş bu köy. Gidip ziyaret etmek isteseniz, güvenlik sorunu bir yana, yolunu bile bulamazsınız. Çünkü araçla gidebileceğiniz bir yolu yok artık.

38’de idam ettiği Seyit Rıza’ya mezar yerini çok gören devlet, 94’de köyünü de yakıp yıkmış. Böylece bir ‘bela’dan daha kurtulmuş sayıyor olmalı kendini. Hafıza temizliğini başka çabalarla güçlendirmeye çalışmış yani.

Devletin ‘gayreti’ni anladık da, Seyit Rıza’nın adını dilinden düşürmeyenlere ne demeliyiz?

Hatıraya saygı, tarihi mekanları ve maddi tanıklıkları yaşatmak adına olsun, bu köyün yolunun bir dozer vasıtasıyla yeniden açılması, Seyit Rıza’nın yaşadığı yerin düzenlenerek ziyaret etmek isteyenlere sunulması o kadar zor mu gerçekten?

Zalimlere, kıyıcılara öfkelenelim elbette. Onları lanetleyelim ve hesap soralım. Ama bununla yetinmenin bir şeyleri hep eksik bırakacağını da asla unutmayalım.

Günün Haberleri

Editörün Seçtikleri konulu diğer haberler