Takip Et

Öykü

Çıkış o çıkış

“Bir sabah kalktı, suratı asıktı. Tanrısı tarafından iğfal edilmiş ve kıyameti ilan etmekle görevlendirilmiş talihsiz bir meleği andırıyordu. Geldi, karşıma oturdu, ‘beni kendi içinde sevdin bunca yıldır, içime girip, kendi içimde sevmedin,’ dedi. ‘Artık sana dayanamıyorum, çek git.’ “Zamansız bir zelzeleye yakalanmış gibi oldum. Sarsıldım. Hissettirmedim. Söylemedim hiçbir şey. Kalktım, topladım berhanemi. Yüklenip çıktım. Çıkış, o çıkış.”

   “Aşk, duygu hengamesidir, hoştur ama mazarratlık doğurur, ummadığın ağır ruh  mesariflerine yol açar. Her insanın aşkla açığa vurduğu özel bir çılgınlığı vardır. Tabiatım kör olsun, ben böyle bir çılgınlığın kurbanı oldum işte. Bir gönül çadırı içinde, baş başa, güzel  bir idare kurayım,’ dedim, tutmadı. Bir deri parçasını çekiştiren iki aç kurt gibi, ben bir yana, o bir yana çekiştirip durunca, çadır ırgalandı, mecalsiz kaldı, göçtü başımıza sonunda. Çevrem, ‘acele etme, tanı, ‘ dedi.’ Dinlemedim. Tanımadan, bir bakışta aşık olmanın, ceremesini çektim.”

   “Kadın, güzel miydi?”

   “Sır meftunluğunun biçimlendirdiği yamuk bir yüz ve şalgam bir burun. Bu da bana yetti. Aşk için güzel diye bir şey yoktur zaten. Ne yazık ki, gerçek vardır sadece. Merhametsiz, yıkıcı gerçek. Onu da, tavşan yamacı geçtikten sonra anlıyoruz. Birbirine zıt iki dünyaydık. Biri, yakışıklı ve açık, diğeri yamuk ve kapalı.  Ben açıktım, kendime haksızlık edemem; o, sır küpüydü. Düşünce ve duygularını şifreliyor, iç içe geçmiş demir kılıflar içinde sunuyordu. ‘Seni anlayamıyorum,’ dediğimde de, ‘o senin sorunun,’ diyordu. Sanki ben onun sorunu değilmişim gibi. Bir derdi vardı ama neydi bilmiyorum. Bilincini, iğneyle kazdığı kuyulardan zerre zerre çıkardığını, onun kendisine verilmediğini, meşakkatle kazanıldığını söylüyordu. ‘İyi de beni niye zora sokuyorsun?’ diyordum. ‘Günahım nedir? Ben, yaradılış olarak açık bir insanım. Muhabbet erbabıyım. Sohbet sofralarına kendimle, demlenmiş bir parodi ve ironiyle katılırım. Gösteririm gerçeğimi. Sen niye sohbet etmiyor, göstermiyorsun gerçeğini?’ Bunu söylediğim zaman, mevziye giriyor, ‘gerçeğin kapısı bende açıktır her an, onu kapalı gören sensin,’ diyordu. Ben o kapının açık olduğunu gördüğümde güya rahatsız oluyormuşum da, taş taş örüp, duvara çeviriyormuşum o kapıyı. Alakası yok. Bana öyle geliyor ki, kadın cinsi, kaybetmiş bir cinstir. Doğa en çok kadını düşünüyor kara kara, ‘bu nerden çıktı, ben bunu ne yapacağım,’ diye.”

   “Tamamen olumsuz biri miydi?”

   “Değildi. Hakkını yiyemem. Gülümseyen, insana iksir içiren, kendinden geçiren bir gizemi vardı, tamamlıyordu gizemimi. Duygu küpüydü ama duygu fırtınalarını duygularımda deneyimleyemiyordu. Benden önceki kocası, ağaçlarda bulantı ve baş dönmesi yaratan, eli testereli bir adamdı. Ağaçların ahını yüklenmiş, çektirmişti buna. Bunun da ağaçlaştığı, ona çektirdiği besbelliydi. Bu kadın, her şeyden evvel, gövdesine dokundurmuyor, çözümleme ve sınama fırsatı vermiyordu bana. ‘Bırak,’ diyordum, ‘tartma, tadım alma, tanıma fırsatı ver.’  Yok. İndir baltanı, dur orda, fosilleş. Tavrı buydu. Müzmin bir reddiyeci olduğu için, kafası sürekli meşguldü. İnsanın bir hayvan olduğunu unutuyor, insandaki hayvanı arıyordu. Beyhude bir arayış. Meyli,  benim yalanlarımın iç bağlantılarına, kurucu ögelerine yöneliyordu zaman zaman. Ne yapacaksın benim yalanlarımın anatomisini, bize ne faydası var bunun, hiç. Kendine acımıyorsan bana acı biraz. Kendini, hep kendinle değil, başkalarıyla birlikte anla biraz. Bana kastın nedir. Hayvan gibi yaşayıp, hayvan gibi ölen, sade, yüce gönüllü bir babanın oğluyum ben. Arpa ekmeğiyle büyüdüm on yıl. Derelerden geçen ayıları izledim. Çığlıklarını dinledim yuvaları tarumar olan kuşların. Yazık değil mi bana. Kurumuş, yavan bir ekmek parçasıyım. Meydandayım işte, ayan beyanım, buyum. Al, öp, bağrına bas, merhamet denilen değeri hatırla. İnsan, gördüğü her nesneyle örtüşen, hemhal olan bir insanla hemhal olmaz mı? Daha ne istiyorsun. Gelip dokunmasan, açılmasan, nasıl anlayacaksın bu nimeti. Bu nimet nasıl anlayacak seni.”

   “Ruhen hasta biri olamaz mıydı?”

   “Sanmıyorum. Kendi gerçeğini, kendi karanlığına yedirmiş, talihsiz bir kadındı. Şişe omuzluydu. Sağ bacağı kısaydı. Kalçasıyla topuğu arasında çok az bir mesafe vardı. Memelerine ne olmuştu bilmiyorum. Tahta göğüslüydü. Koç cinsine çeken, takatsiz bir koyunu anımsatıyordu bana.”

   “Yazık.”

   “Yazık tabi. Karamsarlığı ve insanlara, kendi karanlığından bakışı, onun suçu değildi ki. Dilimi beğenmiyordu, sığ buluyordu. Ne yapacaksın dilimi. Sığ bir dille sevilmez mi. Sığmaz mı sığ bir dile sevgi. Aslında dilim zengindi, onu görünce kullanamıyordum ama. İnsanlık tarihinde, dilin, hayal edemeyeceğimiz çok yönlü zenginliğini layıkıyla kullanabilmiş tek bir insan var mı? Yok. Derdin nedir o zaman. Bir iş yap, bir şeye başla. Yeteneklisin. Bana başlamıyorsan, otur, sanata başla. Yaşamaya başlamanın tek yoludur sanata başlamak. Böyle bir başlayış, belki bana başlayışı da kazandırır sana. Yok. Ama o, sanata başlasa da sanatçı olamazdı. Çünkü Kendini sonu gelmez, sır pratiğiyle zehirlemişti. Sanat açıklık ister. Kurulu ve verili olan her şeye karşı vahim suçlar işlemeden sanat yapılır mı hiç. Sanat, şirret ve şerefsizdir.”

   “Ne yapmak istiyordu peki?”

   “Bilmiyorum. Sanırım, değeri bilinmeyen, az bulunur bir yalnızlıkla taçlandırmak istiyordu ömrünü.”

   “Anlattığın bu durum, tam bir yıkıntı, bir özdevim yitimi gibi görünüyor bana. Kendini bir yıkıntı gibi duyumsuyor musun?”

   “Hayır, duyumsamıyorum. Ben seviyordum. Benim anlayamadığım buydu. Yaşam salıncağımızı trajedi ile komedi arasında kurmuş, on yıl beraber salınmış, sessizleşmiştim. Seven insan, sevdiğinin tutsak, ketum duygularını hayaline taşır, o hayal dünyasında özgürlük tanırsa onlara, duygu olarak zenginleşir. Ben taşıdım, zenginleştim.”

   “İç içe geçmiş, demir kılıflar içindeki şifreli düşünce ve duygular mı zenginleştirdi seni?”

   “Evet. Garip olan da bu. Onun bu ruh hali bende, kuşkuya ve meraka dayanan, dingin, dokunaklı bir kurmaca aşkının oluşmasına yol açtı. Hissetmeye başladım, benzersin bir tarzda. Organlarım, kıllarım bile hissetmeye başladı. Adam istiyor, kadınla yatıyor, ama azgınlaşan fallusunda his yok. Nedir şimdi bu? Alçaklığın doğal halidir. Bütün zerreciklerin hisle donanacak. Bu, mühim ve muhterem bir olgudur. Hissetmeden donanamazsın yaratıcı ateşle; sessizliği ve kilitlenmiş suskun kalpleri dinleyemezsin dikkatle.”

   “Ayrılmanız nasıl oldu?”

   “Bir sabah kalktı, suratı asıktı. Tanrısı tarafından iğfal edilmiş ve kıyameti ilan etmekle görevlendirilmiş talihsiz bir meleği andırıyordu. Geldi, karşıma oturdu, ‘beni kendi içinde sevdin bunca yıldır, içime girip, kendi içimde sevmedin,’ dedi. ‘Artık sana dayanamıyorum, çek git.’ “Zamansız bir zelzeleye yakalanmış gibi oldum. Sarsıldım. Hissettirmedim. Söylemedim hiçbir şey. Kalktım, topladım berhanemi. Yüklenip çıktım. Çıkış, o çıkış.”

Günün Haberleri

Öykü konulu diğer haberler