Takip Et

Makale

Bir umut bir insan/Romana ramak kalmak

“1973 ve sonrasının özel bir anlamı var Emektar açısından. Bu süreç, Kaypakkaya’nın öldürülmesi ve Parti’nin zindanlara doldurulan ve dağılan kadrolarından sonra hareketin yeniden toparlanması ve ilk konferansın yapılması sürecidir. Bu çabalar sırasında Velo’ya önemli görevler düşüyor ve romanın belli başlı kahramanları ilk kez bu bağlamda konu ediliyor.”

Edebiyat türleri arasında yer alan anı yazımı, görünürde kolay gerçekte zor olan türlerden birisidir. Çünkü olabildiğine öznellik söz konusudur. Anı yazıcısının, bu öznelliği bazen fark etse bile farkında olmadan uyguladığı anlar da olabilmektedir. Bu yüzden anı kitaplarının okunur olabilmesi için yazarın, nesnelliğe mümkün olduğu kadar özen göstermesi gerekir. Yazanın yazılanla, bilenin bilgi nesnesiyle özdeşleştiği bir türü konu ediyoruz nihayetinde. Dolayısıyla yazanın yazılan içinde, bilginin bilgi nesnesi içinde de kaybolmaması gerekiyor.

Daha da önemlisi, anıların başka insan ve toplumları da ilgilendirilecek biçimde yazılmış olması düşünülür. Bu yüzden usta anı yazarı, “Yalnızca beni ilgilendiren, aslında beni hiç ilgilendirmez” diyebilen anı yazarıdır. Çünkü yazılanın toplumsal bir ihtiyaca cevap vermesi gerekir, öte yandan da dahil olduğu edebi türün gelişmesinde işlev görmesi ve bu türe entelektüel bir katkı yapması beklenir. Bu unsurlara sahip olduğunu düşündüğüm bir yazar ve kitabı anmak istiyorum bu yazımda. Kitap “Bir Umut Bir İnsan” adını taşıyor (El Yayınları, 2019). Yazarı ise Veli Emektar… Kitabın girişindeki yaşam öyküsüne bakıldığında ve ayrıca eserin içeriğinden de anlaşıldığına göre yazarın öğretmen kökenli, politik aktivist birisi olduğu da görülüyor.

Eser, belli bir kurgu içerisinde natüralist diyebileceğimiz bir üslupla yazıldığı için bir roman atmosferinde okunabiliyor. Bu yüzden de anı türünü aşan özelliklerini tespit ettiğimizi baştan söylemem gerekir. Roman ve öykü türüne oldukça yakın olduğundan eseri bir romanmış gibi değerlendirmek ve bunun gerekçelerini de bu metinde açıklamak istiyorum. Anı-roman demek de yerindedir. Otobiyografik bir üslupla yazılan eserin konusu, siyasal olaylardan ibaret olmakla birlikte, eserde çok sayıda insanın rol aldığı, zaman, mekan ve siyasal-toplumsal sorunların bir hayli geniş tutulduğu görülüyor. 

Karakterler, ana kahraman Velo başta olmak üzere (Veli Emektar isminden), birkaçını metin içinde de anacağım kadınlı erkekli karakterlere ve daha da ilginci bit, köpek, eşek ve farelere dek geniş tutulmuştur. Mesela betimlenen şu türden sahnelerin, anı türünden çok dramatik metinlere ilişkin olduğu kanaatindeyim: “Geceleri geç vakitte koğuştakiler uyuyunca, karıma mektup yazıyordum ya da şiir yazmaya çalışıyordum. Her gece saat biri geçtiğinde bir fındık faresi demir kapının ardından girip, önce çevreyi kontrol ediyor, sonra hızlı adımlarla biraz yürüyüp, gözünü gözüme dikiyor, birkaç saniye bakıp benden zarar gelmeyeceğinden emin olunca da yanıma kadar yaklaşıp, limon sandığına girerek ekmek kırıntılarını yemeye başlıyordu” (Age. S. 347).

“Bir Umut Bir İnsan”da, sınıf mücadelesinin evrenselliğinden kaynaklanan bir durumdan dolayı kendisini bu mücadelenin içinde bulan yaşı on beşi geçmeyen bir kahramanın otuz, otuz beşli yaşlara kadar olan serüvenini okuyoruz. Kahraman ve kahramanın serüvenini yazan kişinin aynı özne olması, üslup bakımından altı çizilmesi gereken bir husus olsa gerek. 1970’li yılların özellikle sonlarında yoğunlaşan ve 1985’lere dek süren bir yaşam sergileniyor. Ekonominin yoğunlaşmış biçimi olan politikanın, ülkemizde daha da yoğunlaştığı yıllardır. Buna benzeterek başkarakter Velo’nun serüveni için de yaşam yerine “yoğunlaştırılmış yaşam” ifadesini kullanmak daha doğru olacak. Pek çok gençlik önderi gibi kahramanımız da bu yoğun sürecin içinde öğrenci kimliğiyle yer alıyor; hücumlar yapıyor, geri çekiliyor. Kendi tabiriyle lümpen, küçük burjuva, korkak davranışlar sergilemekle birlikte asıl olarak cesaretle ileri atılan bir sürecin izini sürüyor, dramlara, trajedilere tanık oluyor.

Velo’nun ortaokul yıllarından başlamak üzere politikleştiği görülüyor. İlk gençlik yıllarından itibaren de bulunduğu ortam ve platformlarda çocukluğun, cesaretin haklı olmanın, zaferin, yenginin ve de devrimin değerlerini korumaya ve temsil etmeye çalışıyor. Kısaca söylemek gerekirse eserin kahramanı, 1970’li yıllarda orta-lise eğitimine başlayan, öğretmen olduktan sonra siyasal nedenlerle bunu sürdüremeyen, ömrünün en genç yerini sınıf mücadelesine adayan ve nihayet 1985’li yıllarda askerden döndükten sonra da bir sinemada filmin bitmesiyle, siyasal düşünceleri ve davranışları sonlanan birisi olarak görülüyor. Bunları söylerken niyetim, kitabı ya da kahramanın yaşam öyküsünü aktarmak değil, asıl olarak eserdeki tezleri ve tematiği dikkate alarak ondaki gidişatı ve içeriği kronolojiyi de ihmal etmeden değerlendirmektir.

Bir umut bir insan’da

Dil ve üslup sorunu

Eser belki de birden çok öyküyü bir araya getirmek ya da natüralist-sürükleyici bir roman olarak düşünülmüş, fakat ele alınan olay ve olguların somutluğu, çoğu zaman da bire bir gerçekliği yansıtmasından dolayı doğrudan olayların anlatımına dönüşmüş. Yine de kurgulanış biçimi, başkahramanın diğer karakterlerle olan ilişkileri, zamansallıktaki art ardalık ve mekanların peş peşe verilmiş olması, estetik bir kaygının da gözetildiği anlamına gelir. Çorum’dan Ankara’ya oradan Kars-Iğdır’a, peşinden İstanbul’a Atatürk Eğitim Fakültesi’ne, buradaki mücadelenin neticesinde karakol ve zindan “ziyaretler”i. Peşinden Avrupa’ya uzanan pratikler, sonrasında Dersim. Yeniden İstanbul, yeniden nispeten uzun bir hapishane dönemi, askerlik ve eve dönüş…

Emektar’ın çalışmasına, başarı ve başarısızlığın, yenilgi ve yenginin kitabı diyebiliriz. Titiz bir çalışma olduğunu kitaptaki dil ve edebi üsluptan anlamak olasıdır. Her ne kadar Muzaffer Oruçoğlu eser için yazdığı kapak yazısında “edebi dil zayıftır” dese de, bu yargının ancak kısmi olarak doğru ve geçerli olduğu düşünülebilir. Çünkü “Bir Umut Bir İnsan”, roman unsurlarının temel birçok özelliğini içermektedir. Zaman zaman, bir anı için gerekmediği halde kişi ve mekan tasvirlerine başvurulması, iç konuşmaları yansıtması, yarattığı merak duygusu ve ortaya çıkan sanatsal heyecan yazarın edebi dile çok yaklaştığını göstermektedir. Dolayısıyla konu ettiğimiz bu çalışma için “romana ramak kalmak” ifadesini kullanmakta bir beis görmüyorum.

Benim açımdan eseri okutan da buradaki olaylardan çok onların ele alınış tarzı, daha da önemlisi kullanılan dil, üslup ve anlatım tekniğidir. Zira yazar, sunumundaki zenginlik sayesinde anlattıklarını, başkalarını da ilgilendirecek forma sokabiliyor. Faşistlere saldırı sırasındaki ruh halinin yansıtılma biçimi, silahı sakladığı andaki korkusu, gizliliğe çekilirken yaşadığı duygu durumu etkili bir dille, birinci tekil şahıs üzerinden veriliyor. Anılar yalnızca kendisini ve arkadaşlarını ilgilendirmenin ötesinde bir değer ifade ediyor. Çünkü eserde siyasal bir grubun tarihini aşan, toplumsal ve insani diyebileceğimiz nice sorunsalları kendi dünya görüşünden ele alan, eleştirilerde bulunan ve sonuçlar çıkaran bir zihniyete tanıklık ediyoruz.

Dil, düz metin dilinden ziyade edebi metin dilidir. Toplanan materyaller ve bunların kurgusu özgün bir romana dönüşebilirdi. Vurgulamak gerekir ki, anı okuma kaygısıyla hareket eden okurun, eseri estetik bir metin olarak okuma olasılığı yüksektir. Klasik eserlerde rastlanılan zengin kişi ve ortam betimlemelerine “Bir Umut Bir İnsan”da da sıklıkla rastlıyoruz. İki yıllık öğretmenliği döneminde Iğdır’da karşılaştığı sahne şöyle betimleniyor: “Cılavuz Köy Enstitüsü mezunu, okul müdürü Ahmet bey’in evinde kaldık. O köyden olan müdürün evi iki katlıydı, altında ahır vardı. Uzun boylu, uzun suratlı, kocaman burunlu, az konuşan, sesi ağzından mı genzinden mi geldiği belli olmayan, kalın ve uzun paltosuyla öğretmenden çok varlıklı bir köylüyü veya bir köy ağasını andıran buz gibi, babamla aynı yaşta bir adamdı” (Age., S. 49).

Birbirine bağlı pek çok öykünün yer aldığı ve bunların birbirine nedensellik ilişkileri içinde bağlandığı eserde burada alıntıladığımız türden pek çok tasvir yer almaktadır. Ayrıca iç içe geçmiş öykülerin varlığı da eserin bir başka niteliğidir. Edebileştirme ve öyküleştirme teknikleri sayesindedir ki, eser konunun dışındaki geniş çevrelerde de okur ve ilgilisini bulacaktır. Ben de bir okur olarak kitapta, umduğumdan daha rahat okunur, sıcak ve sürükleyici sahnelerin olduğu, bir dönemin bilincini taşıyan ve döneme ilişkin bakış açılarını derinleştiren bir içerik bulduğumu itiraf etmeliyim.

Eserin başkarakteri Velo

Başkarakter Velo’nun, devlet ve polis karşısında geri çekilmesi, korku duygusunu yansıtışı, yoldaşları ile olan ilişkilerini sıcak, bazen de soğuk, öfkeyle, içtenlikle karışık bir biçimde sunması da andığım estetik kaygıların bir uzantısı olarak düşünülebilir. Bu nedenle de roman mantığına yakın olduğunu söylememizde bir mahsur görmüyorum. Kitapta, iyi kurgulanmış bir romanda yer alacak sayıda karakter betimleniyor. Örneğin bir dönemler siyasetin sıcak sularında kulaç atan, basın yayın organlarında adları anılan devrimci figürlerin Zeki Şerit, İsmail Hanoğlu, Orhan Bakır, Süleyman Cihan, Hasan Hakkı Erdoğan ve halen yaşamda olan altmış yaş kuşağı dostlar, saf değiştirmiş, sınıfına ihanet etmiş kimseler de kendine kitapta yer buluyor. Diyeceğim o ki, tüm bunlar monoton, kuru ve kaba bir şekilde sunulmuyor. Karakterlerin belli başlıları ete kemiğe büründürülüyor. Karakterlerin zayıf ve güçlü yanları verilirken de nesnellik kaygısı güdülmüşe benziyor.

Romanın ana kahramanı Velo’nun Avrupa seyahatleri, İstanbul’dan Dersim ve daha farklı kentlere, mekanlara olan seyahati dikkate alındığında eserde belli bir aksiyonun varlığı da anlaşılacaktır. Eserin mekanı geniştir. Kitap zaman aralığı olarak da kısa ama dinamik yüklü bir sürecin panoraması olmaktadır. Zaman ve mekanın etkili kullanıldığını görmek zor olmuyor. Dolayısıyla eserde, kır-kent diyalektiği, yurtiçi-yurtdışı karşılaştırması, Doğu-Batı birlikteliği açısından, sanat eserine uygun bir bütünlük sergileniyor. Bu bütünlük içinde devrimcilerin halk ile ilişkileri, taraftar ve yakın çevreyle olan diyalogları, basın yayın çalışanları ve kurumlarıyla temasları, lümpen diyebileceğimiz kişi ve gruplarla zorunlu bağlar da vardır. Kitapta bu konuya verilecek en iyi örnek ünlü gazetecilerden Savaş Ay’dır. Velo ile olan diyaloglarına baktığımızda bir hayli eğlenceli, düşündürücü, tehlikeli, yardımsever, boşboğaz, korkak, bazen de cesur özellikleriyle dikkatimizi çekmektedir.

Demokratik mücadele alanları

Dönemin siyasal özelliklerini yansıtması bakımından da önemli veriler sunan eserde, sınıf çatışmasının; daha çok öğrenci gençlik üzerinden yürüdüğü, Marksizmle örtüşmeyen bir boyutun söz konusu olduğu, devlet ve sistem yerine sivil faşist olarak tanımlanan ve yine bilhassa öğrenciler içindeki faşist güçlere yönelik yürüdüğü görülüyor. Kitapta, Velo’nun mensubu bulunduğu ve kamuoyunda genellikle Partizan adıyla tanınan siyasal yapının önderlik ettiği faaliyetler ve çatışmalar sergileniyor ki, bu yapının Kaykapkayacı düşünceleri yansıttığı da eserde ayrıntılar verilerek lanse ediliyor. Velo’nun da Kaypakkaya’nın “Bütün Yazılar”ını okuyup etkilenen karakterlerden birisi olduğu anlaşılıyor.

Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ın kurduğu örgüt ve partilerin adları ve ardılları konu edilirken kitap asıl olarak Kaypakkaya çizgisinde yankı buluyor. Velo’nun, kendi tabiriyle lümpen ve küçük burjuva devrimciliğinden mesafe alarak disiplinli, bilinçli hareket etmesi de bu düşünceyle tanışmasından sonra belirginlik kazanıyor. Okuldaki devrimci hava ve militanlar sayesinde Parti ile tanışıyor ve sorumlulukları da artmış oluyor. Bu sorumluluk, Velo’yu yeni bir dünyanın, dünya görüşünün ve çalışmanın içine taşıyor.

1973 ve sonrasının özel bir anlamı var Emektar açısından. Bu süreç, Kaypakkaya’nın öldürülmesi ve Parti’nin zindanlara doldurulan ve dağılan kadrolarından sonra hareketin yeniden toparlanması ve ilk konferansın yapılması sürecidir. Bu çabalar sırasında Velo’ya önemli görevler düşüyor ve romanın belli başlı kahramanları ilk kez bu bağlamda konu ediliyor. Polisle devrimcilerin birbirini izlediği, kim önce silaha davranırsa karşıdakini vurduğu bir dönem betimleniyor.

1977 ile 1980’deki faşist darbe günlerine kadar böyle yoğun politik olaylar yaşanıyor. Devlet güçlerinin, sivil faşistlerin çokça kayıp verdiği yıllar olurken devrimci parti ve örgütlerin de bir o kadar kıyıma, katliama uğradığı bir dönemdir. Birçok yol arkadaşı gibi Orhan Bakır’ı da bu yıllarda tanıyan Velo onu şöyle tasvir ediyor: “Orhan yoldaş orta boylu, beyaz tenli, kepçe kulaklı, alabildiğine sakin, az konuşan, daha ilk bakışta insana güven veren, görünüşü, giyim kuşamı alabildiğine sade olmasına rağmen kararlılığı ve yiğitliği ilk bakışta hissedilebilen durgunluğu ve özgüveni olan birisiydi” (Age. S. 97).

Çorum, Malatya ve Maraş katliamları birbirini izler. Velo Çorumlu olduğu için olsa gerek kitapta Çorum katliamına dair ayrıca detaylar verilmektedir. Bu detaylar içinde 1976 ve 1977’de Çorum’daki “18 Mayıs Anmaları” ve mezar başında Velo’nun yaptığı ajitasyon ve propaganda da vardır. Bu çerçevede yazılanlar hem ülke tarihi açısından, hem Hareket’in hem de yazarın kişisel tarihi açısından önemlidir. Daha da önemlisi Velo’nun bilgilendirmesi, söz konusu hareketin tarihinin anlaşılmasında da işlevseldir. Eldeki kitabın, adeta saha çalışması olduğu düşünülebilir. Bu bağlamda sunulanlar politika/siyaset bilimi bakımından özgünlük arz ediyor. Çünkü gerek resmi tarih çalışmalarının gerekse sol adına yapılan çalışmaların girmediği ya da tabulaştırıldığı için göz ardı ettiği alanlara yöneliyor yazar. Yani genellikle tarih yazımı, makro alanlar üzerinden yürür. Oysa Emektar’ın kitabı makro alanlar yanında mikro alanlara da projeksiyon tutuyor.

Velo, Kürt devrimcileriyle de tanışır

Dönemin mücadele koşulları, yazarı ev halkıyla birlikte (anne, baba, kız kardeşler ve eş) mücadelenin sıcak sularının içine sokuyor. Parti Velo’yu demokratik alanda görevlendiriyor. Bundan sonra onu öğrenci gençliğin eylemlerinde, grevlerde, yürüyüşlerde, cenazelerde Velo’yu kürsüde konuşurken görüyoruz. Kürsüde konuşmak gibi özel bir yetenek geliştirdiği, eserdeki sunumdan kolayca anlaşılabiliyor. Kahramanımız kendinden emin, toplumsal bilinçle hareket ediyor, neredeyse kendisini kurtarılmış bölgelerin komutanı gibi görüyor. “Bacıları” harekete kazandırıyor, harekettekileri sevk ve idare etmekte bilinci ve özveriyi elden bırakmıyor. Dönemin koşulları gereği ve kendi tabiriyle feodal geleneklerden dolayı da devrimcilerin adeta “namus bekçiliği” yaptığı bir dönemden söz ediliyor. Kadın ve erkek ilişkileri sorgulanıyor, örgüt ve parti tüzüğüne uymayanlar uyarılıyor, dışlanıyor, yalnızlaştırılıyor. “Bir Umut Bir İnsan”da bu konuda da tekil olaylara ve ortaya çıkan travmalara yer verilmiş (Age. 197). 

Buradaki açıklamalara bakılırsa Atatürk Eğitim Fakültesi ve Site öğrenci Yurdu’daki değişik sol hareketlere mensup devrimci öğrenciler de bu çatışmalarda önemli roller üstlenmiş durumda. Bülent Uluer, A. Kadir Konuk ile Dursun Karataş gibi isimlerin de anıldığı bölümlerde yazar, örgütler arasındaki bağları da etraflı bir çözümlemeden geçirerek eserine taşımaktadır. Bu dönem Kürdistan sol hareketi açısından da hareketli günlerdir. Kürt gençleri de ulusal ve sınıfsal talepler çerçevesinde örgütlenmektedir. Velo, siyasal temponun yüksek olduğu koşullarda, Abdullah Öcalan ile de bir görüşme yapmış ve siyasal tartışmaya tutuşmuşsa da, bu kişinin gerçek kimliğini ancak yıllar sonra öğrenir. Bu tartışmada kahramanımızın, Kaypakkaya’nın Kürt sorununa dair görüşlerini karşıdakine keskin ve kendinden emin bir ruh haliyle anlattığı anlaşılıyor. Velo anılarında şöyle söylemiş yargısını: “İlk defa Kürtlerden, Kürt ulusundan ve Kürt gençliğinden, onların ayrı örgütlenmesinden bahseden birini görüyordum.” (Age. 96). 

Velo, Kürt gençlerini tanıma imkanı bulurken detayları da öğreniyordu. Örneğin “Beş parçacılar” bu detaylardan yalnızca birisiydi. Yazar bu türden direniş çizgisinde nice devrimciyle tanıştığını açıklarken, basında ya da televizyon ekranlarına çıkarak itiraf ve ihanetlerde bulunan, daha sonraları profesörlüğe kadar yükselen kişilere ilişkin detaylar verirken de sorgulayıcı, eleştirel bir anlayış içinden hareket ediyor.

Afişler asılır, dersler boykot edilir

Bu gelişmelerin, tartışmaların ve devlet güçleriyle olan çatışmaların belli bir aksiyon içinde verildiğini anımsatmama gerek bile yoktur. Faşist yapılar olarak tasvir edilen ve Sivas Öğrenci Yurdu çevresinde odaklaşan kesimlerin polis ve benzeri devlet kurumlarıyla olan temasları da bir siyasal düşünce olarak yansıtılıyor. Burada isim yapmış birçok faşist figürün, faşist darbe yıllarında, genellikle hapishanelerde yeniden Velo ile karşılaştıklarını okuyoruz. Bu türden sahneler sunulurken de okurun zaman zaman nefesini tuttuğunu, tutacağını tahmin ediyorum. Üzerindeki silahı, operasyon sırasında kadın arkadaşının çantasına koyan (o yıllarda kadınların üzeri aranmıyordu) Velo’yu bir başka zaman, afişleme sırasında yanına gelen kendi köylüsü bekçi ile göz göze burun buruna gelirken görüyoruz. Derslerin boykot edilmesi gibi eylemler rutin hale geliyor, Milliyetçi Cephe hükümetleri kuruluyor, bu hükümetler baskıyı getiriyor, baskı mücadelenin dozunu daha da artırıyor. 

Velo seçimleri de boykot eden bir organizasyonun savunuculuğunu yapıyor. Polis saldırıları, yakalanma, gözaltı ve kısa süreli tutuklamalar Velo’nun mücadeleyi sürdürmesine engel olmasa da, fazlaca teşhir olup her yerde tanınan biri haline gelmesine neden oluyor. Bu ve daha farklı nedenlerle İstanbul’dan ayrılıp Karadeniz ve Dersim’e “tayin” oluyor. Eserin kahramanı, daha çok demokratik, yasal mücadele alanlarında görülse de dönemin özelliği, legal olan ile illegal olanın arasındaki sınırı iyiden iyiye ortadan kaldırmışa benziyor. Yani demokratik mücadele alanlarının sınırları çok genişletilmiş durumda. Bunun faturasını da dönemin siyasal aktivistleri ve yapıları pahalıya ödemiştir denilebilir.

Dersim’de devrimcilerin durumu

1980’in arifesinde ve sonrasında Dersim’de neler oldu? Aynı yıllarda Türkiye genelinde neler yaşandı? Gerek Partizan gerekse diğer sol siyasal yapıların gündemini belirleyen neydi? Felsefi, ideolojik ve politik tartışmaların özünü oluşturan anlayışları nasıl sıralamak lazım? Türkiye’nin dünyadan görünümü nasıl betimlenirdi? Kadınların, gençlerin sınıf mücadelesine katılımı nasıl açıklanır? Kısacası 1975 ile 1980 arasında Türkiye ve Kürdistan’da neler yaşandı? Yazarı tüm bu sorulara yanıt arayan bir çaba içerisinde görsek de sorunların aydınlığa kavuştuğunu iddia edemeyiz. Lakin eserin, bu soruların yanıtlarını arayanlar için temel bir kaynak niteliği taşıdığı da aşikar.

Birinci Konferans’tan sonra Velo, önce Karadeniz’de, (Samsun) sonra da Dersim’de görevlendirilir. Dersim Merkez’e geldiğinde İstanbul’dan tanıdığı birçok yoldaşıyla karşılaşır. Bunlar içinde farklı siyasal yapıdan insanlar olduğu gibi H. Balkır dahil olmak üzere Partizan’ın önemli kadro ve taraftarları da vardır. Halk ozanlarıyla da burada tanışır, Aşık Emekçi ve özellikle Aşık Garip’le olan sert tartışmalara da yer verilen eserde, Hareket’in siyasal görüşleri sıklıkla tartışma gündemine gelmiştir. 1976’daki ayrılıkta (Halkın Birliği) partinin belli bir gücü ayrılıp gidince Dersim’deki parti faaliyetleri de zayıflamıştır. Velo’nun yansıttığına bakılırsa diğer devrimci yapıların bölgedeki gücü daha fazladır; ama bu durum giderek Partizan’ın lehine değişecektir.

Dersim’de bu denli zayıf olmanın kendisinde şaşkınlık yarattığını belirten Velo, uğradığı hayal kırıklığını şu sözlerle anlatıyor: “Buraya [Dersim’e] gelmeden, partinin en güçlü kitle tabanının burada olduğu, dağında taşında Kaypakkaya’nın adının yazıldığı, onlarca silahlı gerillasının dolaştığı, bizden habersiz siyasi olarak bir kuşun dahi havalanmadığı bir bölge propagandası yapılıyor, dolayısıyla ben de böyle biliyordum.” (Age., 229). Velo, Dersim’e geldiğinde hapishanelerden firar eden birçok kişinin de burada olduğunu gözlemler. Bunlarla olan diyaloglara yer verilirken yine kitap bir sanat eseri formuna bürünüyor. Buluşmalar, tartışmalar, polisle çatışmalar, halkla olan ilişkiler, randevular, organizasyonlar kitaba yeni bir aksiyon getiriyor.

Dersimli Hasan amca’nın sözleri:

Ölen bizden, öldüren bizden

Başta Bir Mayıslar olmak üzere benzer günlerde eylemler gerçekleşir. Parti tek başına kitle gösterileri yapacak düzeye gelir; ama “iç meseleler”, kadrolar arasındaki ilişkiler, ayrışmalar, diğer devrimci örgüt ve partilerle olan rekabetler hiç de iç açıcı sonuçlar doğurmaz. Yazarın sunumuna bakılırsa “RS hizbi” ve “beşli mektupçuların” yarattığı güvensizlik de hareketi bir hayli zorda bırakmakta, güçten düşürmektedir. Sistemle çatışmalar, diğer hareketlerle olan gerilimli ilişkiler ve zaman zaman karşı karşıya gelmeler, hareketin kendi içindeki karşılıklı güvensizlikler ve bazen kırılmaya, dışlamaya, ölmeye öldürmeye varan sorunlar durumun vahametini göstermektedir. Dersimli Hasan Amca’nın şu sözleri olup biteni iyi açıklamaktadır: “Ölen bizden öldüren bizden” (Age., S. 238). Her şeye rağmen muhalif yapıların kitleselleştiği, devrimci hareketin ilerlediği ve ülkeyi bir baştan bir başa sardığı yıllardır. Velo ve arkadaşlarının çabasıyla Mazgirt’te Partizan’ın önderlik ettiği Bir Mayıs gösterileri yapılacak noktaya gelinmiştir.

Devlet güçleri de yeni hamleler yaparak devrimci güçlere karşı şiddetini artırmakta, zaman zaman sıkıyönetimler uygulamada, devrimci kadrolar sokak başlarında, okul koridorlarında, caddelerde, fabrika işgallerinde, hapishanelerde, işkencede katledilmektedir. Dersim’deki bir manzara şöyle betimleniyor: “Hava aydınlanmaya başladı. Dağ Mahallesi asker, polis kaynıyordu. Evin yanından bir cadde geçiyor, evin önünde de yine küçük bir yol vardı. Polis köşeye karargah kurmuş, hem yukarıdan gelen insanları hem de evin önünden geçenleri köşede durdurup arıyordu.” (Age. 239).

Çember daralıyordu daralmasına ama hala Velo, arkadaşlarından ve devrimci kurumlardan pozitif bir tavır, düşünce ve davranış göremiyordu. Anlatıcının sunumuna bakılırsa kadrolar arasındaki etik sorunlar, kişisel meseleler, didişmeler, aşk dedikoduları, adam kayırmalar, itirafçılık, devletin ajan sızdırma faaliyetlerinin sonucunda toplumda ve devrimcilerde bir moral bozukluğu da yaratmaktadır. Yazarın “gönül meselesi” olarak ifade ettiği bir sorunun Velo’yu da etkisi altına aldığı anlaşılıyor.

“Kadın konusu”, üzerinde durmak gerekecek. Eserde sergilenenlere bakılırsa bu ve benzeri konularda birkaç defa halk mahkemesi kurulur. Roman kahramanı Velo, bu mahkemelerde kimisinde yargılayan kimisinde yargılanandır. Burada da siyaset psikolojisi bakımından dersler niteliğinde sonuçlar çıkartmak mümkündür. Yaşanan ve ortaya çıkan yeni sorunların çözülmesi kolay değildir. Politik öznenin sosyoloji ve psikoloji yanında antropolojik bir birikime de sahip olması gerektiği sonucu ortaya çıkıyor. Oysa yazarın yansıttığına itibar edilirse, kadrolarda sığlık, kabalık, politik tavırsızlık, bunlarda da askeri ve pratik bakış açısı hakim. Kitaba, sanata, bilime, derinliğe pek de yer yoktur. Buna göre denilebilir ki, estetik ve etik kavrayış ve eğitimle incelmemiş kurumlar ve kadrolar siyasal kabalık sınırlarını aşamaz. Emektar’ın eserinde okuma kültürüne dikkat çekilmesi, “Direnme Savaşı”ndan “Kızılkayalar”a, Lenin’in (“Ne Yapmalı”) ve Mao’nun eserlerine kadar pek çok çalışmaya gönderme yapılmasının da altını çizmek isterim.

Tematik olarak da bir diyalektik bütünlükten söz etmek mümkündür. Emektar, anlatımını temelde politik olan üzerinden sürdürmekle birlikte pek çok yerde ve pek çok bağlamda politik olanın etik ile estetik olan ile bağlantısını da kuruyor. Dolayısıyla insan ve toplum bilgisinin zayıflığı hareketi, yine yazarın tabiriyle, dedikoduların yönettiği bir alan haline getirmektedir. Kısacası “Bir Umut Bir İnsan”da, yaşananlar yeniden canlandırılırken siyaset sosyolojisine ve siyaset psikolojisine materyal oluşturacak nice örneklemeler yapılıyor, yaşanmış olaylar dizisi sunuluyor, diyebiliriz.

Kadınların ağırlığı ve analizi

“Bir Umut Bir İnsan”da gerçekçi sanat eserlerinde (edebi metin) gördüğümüz inandırıcılık bakımından da olaylar birbirine bağlanıyor. Bu yüzden okur, bir yandan bu bağların izini sürerken bir yandan da tematiği takip edebiliyor. Mesela üç kadının, Velo ile ilişkisi bu temaya örnek verilebilir. Anne, Günseli (Hilal) ve Dokuz numarayla kodlanan genç militan kadın. Konuya yoğunlaşırken Emektar’ın şu ifadeleri dikkatlerden kaçmıyor: “Eşimin bunca uzun ayrılığa rağmen ailemin yanında kalması, bir yandan çalışmasına ve evde iki yetişkin kız kardeşim olmasına rağmen evin her işini yapması, bu evlilik için tüm ailesini dışlayıp, yan çizmeme rağmen evliliği ve bana bağlılığını bu kadar içten sürdürme isteği beni çok etkiledi. Bir kez daha kendimi suçladım ve daha da çaresizleştim.” (Age. 288).

Kahramanımız evli olmasına rağmen Dokuz’a beslediği aşk duyguları nedeniyle de kendini sorgular. Velo, Dokuz ile olan ilişkisi aklına geldiğinde şu ifadeleri kullanmaktan çekinmiyor: “Kendimi halkı kandıran bir ‘hain’ gibi görüyordum.” (Age. 289). Sonra genç militan kadın Dokuz’un şu cümlesi aktarılıyor: “Hepinizin Allah belasını versin! Gelen bana aşık oluyor, giden bana aşık oluyor.” (Age. 297). Velo’nun bu sorundaki “hatalı” durumu kendi siyasal serüveni için bir bakıma sonun başlangıcıdır. Bu konu ve konularda yazar, okuru bir tartışmanın içine sokuyor ki, bu konunun evrensel bir tema olduğunu iddia edeceğim. Eleştiriler özeleştirilerle dengelenirken insanın içi dışlaşarak somutluk kazanır ve öz ile görünüş bir an geldiğinde aynılaşır. Çünkü maskeler çıkarılmıştır. Eleştiriler özeleştirilerle, hücumlar geri çekilmelerle, doğrular yanlışlarla, dostluklar ihanetlerle, devrimci eğilimler karşı devrimci açmazlarla, teori pratikle, genel olan tikel ile özveri çıkarlarla, aşklar nefretle dengelenir. Yine de bu denge içinde yazarın çalışmasına bakılırsa iyiye, güzele, doğruya, haklıya, geleceğin yeni ve özgür dünyasına olan umut hiçbir zaman yitirilmiyor.

Yazarın, anne figürünü özellikle çözümlediği görülüyor. Anne figürünü (Velo’nun annesi) önceleri, Gorki’nin aynı adlı romanındaki “ana” karakteriyle benzer özellikler gösterirken görüyoruz. Eserin ilerleyen bölümlerinde ise aynı ananın devrime ve devrimcilere (oğlu olsa bile) soğuk davrandığını, bakkal dükkanı işleterek ve benzer işlere girerek özel mülkiyetin tutsağı haline geldiğine tanık oluyoruz. Yazar, bunun açıklamasını yapmayı ihmal etmiyor, nedensellik bağlarını materyalizme uygun olarak açıklama özeni gösteriyor. Aile konusunda kutsallığa da neşter atarak birçok “özel”i genelleştirip politikleştiriyor.

Diyalektik işleyişi Günseli ile olan ilişkisinde de izliyoruz. Konu Yunanlı filozof Empedokles’i akla getirmektedir. Filozof aşk ve nefret ikilisinden dahası diyalektiğinden söz etmişti. Yaşamı var eden temel unsurlar (arkhe) bunlardır. Okur bu ilişkinin seyrine baktığında sanırım insana, doğasına ve toplumsal ilişkilere dair birçok sonuç çıkaracak ve bu kişi ve ilişkilerle özdeşleştiği anlar da olacaktır. Velo’nun, genç kadın kahraman Dokuz ile olan diyalogları da oldukça didaktiktir. Sınıflı toplumların, insanı –kadınlı erkekli- düşürdüğü düzeyi görmek açısından tüm okurların ilgisine mazhar olacağını tahmin etmek zor değildir.

Veli Emektar’ın yanılgısı:

Kapitalist üretim ilişkileri ve meselenin özü

Türkiye-Dersim ve köy bütünselliği bağlamında kapitalist üretim ilişkileri, sol yapılarda ayrışma/birleşme sorunsalı ve Veli Emektar’ın yanılgılarına da değinmek gerekir. Velo’nun doğal bir duyguyu yaşarken ve yansıtırken ki sefil, zavallı durumu, Dokuz’un burnundan kıl aldırmayan “militan” tavrı, bu yaşananlara “asayiş” kurallarıyla karşı çıkan Osman’ın ikiyüzlülüğünün nedeni sınıflı toplum değilse nedir? Sınıflı toplumun, çağımızda feodal ve kapitalist uygarlığın inşa ettiği kuralları reddetmek mi gerekir, yoksa bunlara parti tüzüklerinde yer vererek onun taşıyıcısı mı olmak gerekir? Bu türden soru ve tartışmalar açan “Bir Umut Bir İnsan”, insan ve toplum bilgisi açısından da dersler verecek niteliktedir. Ne var ki bu konularda yazar da, sorunun özünü görebilmiş değil.

Sınıflı toplum analizi yapacağına, Osman, Pala, Dokuz ve benzerlerinin de bu sistemin kurbanı olduğunu varsayacağına, bu konuda kendisini zor durumda bıraktığını düşündüğü parti görevlilerini ve yoldaşlarını suçlama, eleştirme konumuna düşüyor Velo. Birçok bölümde “bacı” tipiyle esere konu olan kişilerin tasvir edilmesi de dikkate alındığında kadın, aile ve aşk sorunlarının somut örnekler üzerinden çözümlendiği anlaşılmaktadır. Sonuçta bu bağlamda söylenenlere bakarak diyebiliriz ki, “Bir Umut Bir İnsan”da aşk, aile ve yoldaşlık ilişkileri, yine bizatihi yaşanmış olaylar üzerinden tahlil ediliyor ki, didaktik pek çok unsuru barındırıyor; ders verici bir karakter kazandığı da iddia edilebilir.

Velo, “namus meseleleri” içinde epeyce yıprandı ve teşhir oldu, sözde gizlilik hakimdi ama kahramanımızın durumunu Dersim’den İstanbul’a ve hapishanelerdekilere kadar çok sayıda insan duymuştu. Velo bir ölçüde de dışlanmaktadır. Bu sosyal koşullarda ve psikolojik ortamda bir de siyasal görüşlerindeki farklılaşmalar vardır. Emektar’a bakılırsa Türkiye sanıldığı gibi, programda yazdığı türden bir yarı sömürge-yarı feodal ülke de değil. Kapitalist üretim ilişkileri köylerin ücra yerlerine kadar sirayet etmiş durumda. 1976’daki ayrılıktan sonra bu görüşlere yakın olan bir grubun (Bolşevikler) daha partiden ayrıldığını öğrenmiş bulunuyoruz. 1980’li yıllardaki bu ayrımda yine de Emektar, yerli yerinde kalıyor. Sosyo-ekonomik yapı tartışmasının halen güncel olduğunu ileri sürebiliriz. Türkiye’nin kapitalist olduğunu ileri sürenler, tüm ortak özelliklerine rağmen ülkemizin “tipik” kapitalist ülkelere benzemediğini de biliyor ve görüyorlar. Üstelik yazar, bu düşüncesini 1980 öncesi koşullar için söylüyor ki, hiç değilse o günkü şartlarda Emektar’a katılmak mümkün değil.

Emektar’ın sol örgüt ve yapılardaki birleşme ve ayrışmalara ilişkin yürüttüğü tartışmalar da bizi köklü sol hareketlerdeki tartışmalara götürüyor. Menşeviklerle Bolşevikler neden ayrıldı? Sosyal demokratlarla komünistler niçin birbirine düşman haline geldi? Alman partisiyle (SPD) Rus Partisi (RSDİP), Emperyalist savaş yıllarında neden karşı karşıya geldi? Bu ayrışmaların ülkemizde de pek çok örneği olduğu biliniyor. Öncekiler bir yana Velo’nun yansıttığına göre bizdeki ayrımların çoğu görüş ayrılıklarına dayanmıyor, objektif temelleri yoktur. Asıl olarak farklı görüşler ve davranış tarzları parti içinde, tabir yerindeyse ilmine uygun yol ve yöntemlerle sevk ve idare edilmediği için ayrışma kaçınılmaz oluyor. Peşinden de ayrılık nedeni olduğu ileri sürülen tezler, teoriler geliyor. Bu konuya Velo, hem kendi üzerinden hem de çevresinden örnekler veriyor.

Velo yerli yerinde kalsa da, “hatalı” durumundan dolayı hakkında Parti’nin açtığı soruşturmalar devam ediyor. “Müfettişlerin” biri gidiyor biri geliyor. Velo, hakkında yayılan söylentilerin etkisiyle, ayrıca halktan da destek görmediği için birçok kez yakalanma sorunu yaşıyor. Bu süreçte kaldığı evlerdeki ilişkileri, çocuklarla, gençlerle olan diyaloglarını edebi bir dil ve üslupla vermeyi ihmal etmiyor. Bir yandan parasız bir yandan da yersiz yurtsuz kalması ve yoldaşlık ilişkilerinin zayıflaması üzerine yine bazı tesadüflerle de olsa elde ettiği olanaklar sayesinde İstanbul’a dönebiliyor. Romanı bir genelleme yaparak üç kısma ayırırsak bunlara İstanbul, Dersim ve hapishane yılları diyebiliriz. İlk ikisi konusunda söylenenler özellikle hapishane sürecindeki anlatılanla da sentezlenirse sistem ve devlet sorunsalını konu etmek zorunlu hale gelmektedir.

Sistem ve devlet sorunsalı

Fiziksel ve bilhassa psikolojik yetersizlikler içinde kendisini İstanbul’a atan kahramanımız, öncelikle sağlık sorunlarına eğiliyor. Anlaşılan o ki aldığı kültür, verdiği emekler, ödediği bedellerin de etkisiyle eskiden/gelenekten kopamıyor. Üstelik yoldaşları da henüz kendisini tamamen dışlamış değiller. Kendisine haber verileceği söylenmiş, savunma yapması istenmiş vs. Velo, savunmasını yazarken pek çok kitap okudu, kendi kendisi ile teorik tartışmalar yaptı. “Yoldaşlarının önemli bir kısmının yarı köylü, yarı burjuva unsurlardan oluşmasının, o ahlak ve kültürden sıyrılamayışın parti içi dedikoduların, feodal akraba aile ilişkilerinin bu anlayışla gerçeğe dönüştüğü” yargısına vardı (Age. 306). Eski tanıdıklarını gördü, iş aradı. İş bulmak için arkadaşı Halit, Velo’yu Keşan’a götürdü. İki arkadaş cuntayı Keşan’da karşıladılar, iki gün sonra yeniden İstanbul’a dönebildiler. Sıkıyönetim koşullarında kimsenin can güvenliği olmadığı için sürekli tetikteydi Velo. Gözaltı ve tutuklanması ise an meselesiydi. Tabloya bakılırsa pasaportunu yenileyip Avrupa’ya kapağı atması en çıkar yol olarak görünüyordu.

Aslında yazarın kendi üzerinden anlattıkları, anılan dönemin genel betimlenmesinden başka bir şey değildir. Darbenin eli kulağında olduğu geniş bir kesimce biliniyor ve doğru veya yanlış devrimcilerin belli bir kesimi çözümü Avrupa ülkelerine gitmekte buluyordu. Ne var ki güvenilir bir biçimde pasaport alma imkanı da bulunmuyor: Torpiller, rüşvetler, kaçak yollar art arda sıralanmıştı. Velo, pasaportunu yeniletirken kendi elleriyle, adeta emniyetin ayağına giderek yakalanır ve yeni bir dönem başlar. 1985’e dek süren siyasal serüveni dört beş yıllık hapishane ve yedek subaylığı iptal edildiği için yaptığı iki yıla yakın askerlikten sonraya kadar devam eder. Birçok kez hapishanede ölümden döner. İşkence ve katliamlar, cunta sonrası neredeyse olağanlaşmıştır.

Film senaryosu tekniğiyle yazmak

Hapishane gerçeğinin sınıf mücadelesindeki yeri, onun ele alınma tarzı, ülkemizin bir gerçekliği oluşu ve acımasızlığın zirvesini temsil ediyor olması eserin tezleri arasındadır. Hapishaneler gibi dışarıda da bir can pazarı vardır. Yakalanmalar, işkenceler, işkencede ölümler, idamlar kahramanımızı bir hayli ilgilendirir ve yıpratır. Rahat bir gün yoktur. Yazarın sayfalar ayırdığı ve diğerleriyle kıyaslandığında “bir çiftlikti” ifadesini kullandığı Alemdağ hapishanesi bile üç devrimcinin katledilmesine sahne olmuştur. Her şeye rağmen örgütlü kültürü sürdürme eğiliminde olan Velo, hapishanede bazen kişisel olarak çoğu zaman da kendi grubu adına temsilci, konuşmacı, komün sorumlusu gibi pozisyonlarda bulunur. 
Eser kurgulanırken tarihsel bir sıralama izlense de, edebi metinlerde olduğu gibi geri dönüşler ve ileri sıçrayış tekniklerinden de yararlanıldığını belirtmeliyim. Bu tekniği hapishane süreci verilirken de görüyoruz. Velo’yu Pala, Kıvırcık ve Erhan Gencer gibi karakterlerle ilgi içinde görüyoruz ki, bunların kimisi kahramanımızı tersliyor, kimisi arkasında iyi bir gelenek bırakmamış, kimisi de kararsızlık içinde. Velo, hapishanenin zor koşullarına alışmak durumunda. Annesi, babası ve eşi dışında pek de ziyaretçisi olmuyor. Gerek önceki sahneler gerekse görüşme sahneleri de bir bakıma “film senaryosu” tekniğiyle yazılmış gibidir. Yönetmenleri ve senaristleri tahrik edecek cinsten çok sayıda sahneden söz edilebilir. 
Velo’nun bu kısımda paylaştıklarına bakılırsa şimdiye dek devletle çatışan güçler hapishane koşullarında sistem ile çatışmaktadır. Bu bağlamda yazarın betimlediği kesitlere bakıldığında kumarbazlar, katiller, uyuşturucudan tutuklu ve hükümlüler, mafyanın ünlü simaları, faşist cinayet şebekelerinin azılıları hapishanelerde devlet güçleriyle birlikte adeta bir sistem kurmuş durumdalar. Her ne kadar cunta faşist çetelere karşı da savaş açmış olsa bile tasvir edilenler “it, itin kuyruğunu ısırmaz” kabilindendir. Sistem bir bütün; yasama, yargı ve yürütmenin ayrıldığı tezi, Batı ülkelerinde bile gerçekleşmiş değildir. Faşist parti liderlerinin “biz hapisteyiz siyasetimiz iktidarda” demeleri manidardır.

Yazar, sivil faşist hareketleri de analiz ediyor kitabında: “Koğuşta nereden baksan ezici çoğunluğu adli mahkum olan 90-100 kişiydik. Koğuştaki faşistler, 12 Eylül darbesinden sonra ikiye ayrılmış, bir kısmı dine yönelip yollarını ayırmışlardı. Bir kısmı da “3 hilal 9 ışık” sevdasında ama kolları kanatları kırık, hiçbir iddiaları kalmamış vaziyetteydi. Kumar uyuşturucu bu koğuşun da alametifarikasıydı” (Age. S.395). Bu noktadan bakıldığında da Emektar’ın kitabı anı kitabının daha ilerisinde görünmektedir. Kullandığı deyimlerin zenginliği, atasözlerinden yaralanma biçimi, sözcük seçimlerine gösterilen itina da cabası.

Diyalektiğin yakıcı ilkeleri

Hayvanın insana yol göstermesi

Dışarıda olduğu gibi Velo, içeride de içi boş fedakarlıklar gördü, herkesi korkaklıkla suçlayan nice devrimcinin süt dökmüş kediye dönüştüğüne tanıklık etti. Kendisini sorgulayanların, kendisinden evvel partiyi terk ettiklerini öğrendi. Yeni dersler çıkardı. Alışılmaz denilen koşullara alıştı. Saldırıya karşı saldırıyla yanıt vermenin kaçınılmaz olduğunu düşündü. İnsanın hem olumlu hem de olumsuz yönde değişebileceğine hükmetti. Diyalektiğin yakıcı ilkelerini duygularında, düşüncelerinde ve çevresinin gerçekliğinde bizatihi yaşayarak gördü. Yazarın dikkat çektiği bir nokta da toplumun olduğu gibi bireylerin de doğasına işlemiş bir diyalektikten söz etmesidir. Velo’ya göre her şeyin karşıtına dönüşme potansiyeli taşıması, toplum içinde de komünist partisi içinde de varlığını sürdüren bir ilkedir: Değişim.

Romana ramak kalmak ifadesini kullanmamızın gerekçelerini eserin son kısımlarına kadar görebiliyoruz. Yakalanma anına geri dönen yazar, evin köpeğiyle olan arkadaşlığını tasvir ederken de okuru düşündüren, duygulandıran, bıyık altından gülümseten, meraklandıran bir psikoloji sergiler. Velo’nun yakalanacağını hisseden evin köpeği, onun evden çıkmamasını, gideceği yere gitmemesini istercesine kahramana engel çıkarır. Durumu Velo’nun ağzından dinleyelim: “Kaldığımız evin avlusundan hiç çıkmayan köpek benle birlikte dışarı çıktı. Beni takip ediyor, ayaklarıma sarılıyor, gitme dercesine önümü kesiyordu. Azarlıyorsam da takibi bırakmıyordu. Bir kilometreye yakın birlikte yürüdük. Karakola yaklaşınca tekrar önümü kesip iki ayağını kaldırıp bacaklarıma sarıldı, gözlerini bana dikti, sanki ‘gitme’ diye yalvarıyordu.” (Age. 320). 

Köpeğin bu uyarısı üzerine Velo, kuşkuya kapıldı, “gitmesem mi?” diye düşündü. Sonra uyarıya aldırmayarak yoluna devam etti. Yolculuk tutsaklık getirdi, köpek haklı çıkmıştı! Buradaki sunumdan da anlaşıldığı gibi “Bir Umut Bir İnsan”ı anı ve otobiyografik özellikler taşısa bile bu türleri aşan bir noktada değerlendirmek olasıdır. Gerek sorgulardaki tavrına gerekse de hapishanedeki tiyatral çalışmalara, okunan şiirlere, yapılan bit yarışmaları (evet yanlış anlamadınız bit yarışmaları) ve yapılan ajitasyonlara bakıldığında yazarın sanatsal yeteneğine vurgu yapmak gerektiği de açığa çıkmaktadır.

Cunta yıllarının ekonomi-politiği

Kültürel iklimin kuruluğu

Devlet ve sistemin çözümlendiğini görüyoruz eserde. Pek çok konu ve kavramın ezber düzeyinde bilindiği koşullarda, bu çerçevede açılan ufkun önemli olduğunu düşünmeliyiz. Hapishane de kendi özelliklerine göre önderler çıkarıyor, saptanan önderler yeni yerlere sevk ediliyor ya da sürgüne gönderiliyordu. Hapishanelerin yüz binlerce sol ve muhalif tarafından doldurulması sermaye için gül bahçesi yaratmak anlamına geliyordu. Bu noktadan bakıldığında yazarın, cuntanın ekonomi politiğini çıkardığı düşünülemez. Analizler siyaset sosyolojisi ve siyaset psikolojisi düzeyinde kalmıştır. Dönemin sinemasının yapıldığını, romanının yazıldığını, belki şiirinin, tiyatrosunun da estetize edildiğini söyleyebiliriz. Oysa genelde yakın tarihimizin özelde de cunta yıllarının (askeri faşist diktatörlük) ekonomi politiği ve felsefesi henüz yapılabilmiş değildir.

Toptaşı, Alemdağ, Sağmalcılar, Saray, Çorlu başta olmak üzere birçok hapishanedeki ölüm kalım yılları sona ermişti Velo için. Af beklentisindeki adli mahkumların ruh hali ve devlete bel bağlayan solcu grupların yanlış politikaları satır aralarında eleştirilen ve devlet felsefesi bakımından pek çok veriyi saptayıp nesneleştiren eserde Velo’nun dışarıdaki anılarından birkaç sahne daha okuyoruz. 

Hasan Hakkı Erdoğan ile tanışması, politik meseleler yanında kitap, dergi, sanat ve şiir üzerine konuşmalar Velo için yeni bir dönemin açıldığı anlamına gelebilirdi. Öyle olmadı. Velo, yeniden yoldaşıyla buluşma planları yaparken hukukçu ve avukat dostları yoldaşının sorguda katledildiğini söylediler. Kitabın adına yansıdığı üzere, Velo gibi bir insanın son bir umudu, bağlanacağı yeni bir gelecek, yeni mücadele günleri de bu trajik ve trajik olduğu kadar da kahramanca ölüm ile son buluyor.

Kültürel iklimin kuru olduğu bu süreçte “Bir Umut Bir İnsan”a yeterince ilgi olacak mı? Eser okunup tartışılacak mı? Ona dönük eleştiri ve analizler entelektüel çevrelerde, politik arenada layıkıyla yankı bulur mu? Kitap, burjuva politikasının gündelik bombardımanını aşarak bir gündem yaratabilir mi? Türkiye yazınına nasıl bir katkı yapar? Tüm bunların yanıtını zaman gösterecek. Veli Emektar’ın kitabının, çizdiğim çerçevede bir ilgi göreceğini tahmin ediyorum. Onca yayının okuru kuşattığı koşullarda 400 sayfalık anı kitabını okumak, her okurun kolaylıkla yapabileceği bir şey olmadığı halde “Bir Umut Bir İnsan”ın buna imkan verdiği kanaatindeyim. Oruçoğlu’nun kısa değerlendirmesi, R. Maraşlı ve E. İldan’ın kitaba ilişkin yazdıkları değerlendirmeler, umarım yeni eleştiri, analiz ve tartışmalarla devam eder.

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler