Takip Et

Kitap

Aydınlanmanın Diyalektiği/ Theodor W. Adorno- Max Horkheimer

Modern burjuva öznelliği, patriyarki ve tahakkümün izleri, kurnazlığı ve açgözlülüğü ile burjuva işadamını öndeleyen, kendi adamlarını sömürüp ezmesiyle işçi sınıfı üzerindeki kapitalist tahakkümü ve evinde karısının ve/ya da çocuklarının üzerinde kurduğu tahakkümle burjuva-feodal patriyarkiyi önceden canlandıran Odysseus’a dek uzanır

Horkheimer’ın ve Adorno’nun Aydınlanma eleştirisi araçsal aklın merkez olduğu batı Aydınlanmasını mite benzetir ve bu eleştiri insan- doğa ilişkileri üzerinden giden bir merkezde temellenir. Önce Aydınlanma kavramına yaklaşırlar; akabinde Aydınlanma kavramını Homeros’un Odessa destanını metafor olarak kullanıp somutlaştırırlar. Odessa destanın baş karakteri Odysseus’un geri dönüş yolculuğunu insanlığın Aydınlanma projesine benzetirler.

Toplumların tarihsel gelişim sürecinde temel bir kavram olarak göze çarpan Aydınlanma kavramı, yaşamın bir çok yönünü etkilemiş düşünme ve davranış biçimlerini ifade etmektedir ve dünyanın tüm gizlerini açığa çıkarmayı amaçlamaktadır. Örneğin insanlığın doğada açıklayamadığı bir çok olguyu ve olayı mitlerle açıklamaya çalışması ilkçağ döneminde bir aydınlanma olarak görülürken, daha sonraki tarihsel süreçte dinlerin ortaya çıkışı ile aynı olgu ve olayların açıklamasının tanrıya/tanrılara ve “kutsal kitaplarına” dayanarak yapılması aklın diyalektiğinin bir sonucuydu. Bu durumda mitsel açıklamalar “geri” ve “akıl dışı” olarak nitelendirilirken (böyle algılanırken), dinsel açıklamalar “toplumsal koşullara en uygun!” duruma gelmiştir. 18. yy’da Avrupa’da ortaya çıkan Aydınlanma dönemine bakıldığında da bu örnek haklılığını korumaktadır. Hristiyanlığa karşı yoğun ve radikal eleştirilerin olduğu, kilisenin, din adamlarının, dinsel erkin ve her şeyin “deneyin rehberliğindeki aklın” süzgecinden geçirildiği/eleştirildiği yüzyıldaki aydınlanma din ve dinsel kültlerle ve bunlardan kaynaklanan “boş inanç”larla savaşım olarak görülmektedir. Başka bir deyişle Aydınlanma, 18. yy.’da varolan totaliterliğe, kastçı feodal toplum düzeneğine, baskıcı dinsel dünya görüşüne karşı yeni olgunlaşmakta/şekillenmekte olan burjuvazinin yönettiği bir özgürleşim hareketidir. Dolayısıyla aydınlanma, “Aydınlanmanın Diyalektiği”nde de söylendiği gibi aklın “kendisinin efendisi olma”; yani insanın aklını kullanarak doğayı ve türdeşlerini tahakküm altına alma amacını gütmüştür. Buhr ve diğerlerinin dediği gibi “aydınlanma özünde bir karşı çıkış hareketidir”. Horkheimer ve Adorno’nun da içinde bulunduğu Eleştirel Teorisyenlerin hemen hemen tamamı aydınlanmayı aklın, dolayısıyla insanın ve yarattığı değerlerin kendisine yabancılaşması olarak görürler.

Öncelikle Aydınlanma kavramını irdelerler. Aydınlanma kavramına yaklaşırken önce onun vaadettiklerine bakmak gereklidir. Zira Aydınlanmanın vaaddettiklerini anlamadan bir Aydınlanma eleştirisi yapmak mümkün değildir. Aydınlanma projesinin vaaddettiği ilk hedef insanlara korkularından arınma garantisi vererek düzenlerini rahatça kurabilmeleridir. Bilinemeyenleri ortadan kaldırmak, herşeyi bilinebilir yapmak ve böylece gece yataklarında uyurken insanları tasasız kılmaktır. Bilinemeyenlere karşı olduğu için ilk karşı olduğu olgu büyüdür. Kendisini büyüye ve gelmiş geçmiş tüm ideolojilere karşı bir proje olarak sunar. Projenin ötesinde aslında kendini bir alternatif olmaktan ziyade nihai bir süreç gibi görür.

Horkheimer ve Adorno bu yazıda da görüldüğü gibi Aydınlanmayı kişileştirirler. Bu kişileştirme tam tersi etki yaparak onu dış dünyadan geliyormuş gibi göstermemelidir. Bizi, onun insan zihninden çıkmadığı kanısına götürmemelidir; çünkü Aydınlanma kavramı tam tersine batı felsefesinin gidişatına paralel olarak kendini her dönemde göstermiştir, göstermeye devam da ediyor (her ideolojinin kendini nihai olarak görmesine benzetilebilir).

Horkheimer ve Adorno, Aydınlanma Dönemini tanımlarken bu dönemin rasyonel bir aydınlanma olmadığını öne sürerek Aydınlanma Çağı ile birlikte aklın kendi nesnel içeriğini yok etme eğilimi içine girdiğini ve aklın gitgide “koyu bir karanlığa” itilmeye başlandığını, özellikle de Aydınlanma Çağı ile birlikte gelişen kapitalizmin “…aklın güncel biçimini ve aklı mahveden güç olduğunu”; başlangıçtan beri özellikle mitsel, dinsel ve doğa kaynaklı korkuyu insanlardan uzaklaştırma ve insanları kendilerinin efendisi durumuna getirmeyi amaçlayan Aydınlanmanın bir sonucu olarak “yeryüzünün bugün muzaffer bir felaketin belirtilerini taşıdığını” ifade etmişler . Aydınlanma ile birlikte akıl kendisini ve özellikle “özerkliğini” yok etmeye girişmiştir.

Aydınlanmanın Diyalektiği’nde Horkheimer ve Adorno, Aydınlanmanın birbiriyle ilişkili dört temel problemi üzerinde yoğunlaşmışlardır. Birincisi Ozan Homeros’un Odiseus’unu inceledikleri “Odiseus ya da Mit ve Aydınlanma” bölümünde aydınlanmanın gelişim sürecinde dil’in başat güçlerin aracı oluşu yani dilin gerilemesidir. Bu bölümde ayrıca mitsel doğa ile aydınlatılmış doğa üzerindeki başatlığın ayırımını ve birliğini somut bir şekilde ortaya koyan “kurban ve feragat” kavramları yer almakta; “uygarlık tarihi, kurbanın içe dönüşünün tarihidir…Feragatin tarihidir.” belirlemesine gidilmekte ve Aydınlanmanın mite dönüşü müjdelenmektedir. Bu dönüşün nedenini ise şöyle ifade etmektedirler “Aydınlanmadan mitolojiye gerileyişin nedenini, özellikle gerileme amacıyla icat edilmiş milliyetçi, pagan ve diğer modern mitolojilerden çok, hakikat karşısında donup kalmış Aydınlanmanın kendisinde aramak gereklidir”

Bu tespitlerden sonra aydınlanmanın mitle olan ilişkisini ve adınlanmanın nasıl mite dönüştüğünü irdeleyeceğim. Aydınlanma “mit” ile iç içe geçer ve tahakküm tarzlarını yükseltmek için toplumsal rasyonelleşmeyi kullanan baskıcı toplumsal güçlerin kudretli bir aracı olarak boy gösterir. Örneğin geleneksel otoriter, pozitivistik ve teknokratik toplum teorisi (Comte, Saint Simon, Pareto, Stalin), yöneticilerin rasyonelliği cisimleştirdikleri ve daha üstün bir bilgi ve akıl yürütme kapasitesine sahip oldukları gerekçesiyle seçkinlerin egemenliğindeki yönetimi haklılaştırmıştır.

Aydınlanmanın bilinemeyene karşı nasıl bir yol izlediğini irdeledikten sonra nasıl mite dönüştüğünü anlatmak kalıyor geriye. Aydınlanma mite karşı, buna çok tanrılı ve tek tanrılı düzen dahildir, insanı özgürleştirerek hiyerarşileri kırma iddiasındadır. Fakat cennet ve cehennem, bu dünya ve diğer dünya gibi ikiliklerin yerine insanların arasında Aydınlanmış ve Aydınlanmamış (öteki) diye hiyerarşi oluşturulur. Aslında daha iyi bir örnek vermek gerekirse bilimin gücünü elinde bulunduranlarla ( endüstriyel sermayenin patronlarıyla) onun şemsiyesi altında çalışan işçilerin kendi içinde oluşturduğu hiyerarşi gibi. Tanrılardan kurtulmayı hedefleyen insan bu sefer yeni tanrıların (patronların) egemenliği altında aynı düzeni sürdürecektir. Aydınlanmanın akıl kılavuzluğunda mite karşı hedef aldığı noktada mitteki gizemi büyüyü anlamsız bulur, onu kaldırmak ister. Aydınlanma eleştirisi içinde Adorno ve Horkheimer büyüye ayrı bir önem vermiştir. Tıpkı Aydınlanmada olduğu gibi mit diye anılan tarihe karışmış tarihlerde de kendiliğin telafisi söz konusudur. İnsanlar büyüde bunu “mimesis” ile gerçekleştiriler. Mimesis ile ulaşılmak istenen hedeflere ulaşılır. Mimesis’te bir temsil olayı vardır. Büyüde insanlar kendilerini benzeme ile temsil edebilirler. Tanrı ile veya bilinmeyen güçle bu kendiliğin tam da gerçek olmayan görüntüsü ile iletişime geçerler; lakin bu durumda Aydınlanmadaki durumdan bir farklılık söz konusudur. Aydınlanmada kişi kendinden fedakarlık ederek, kendi kimliğini yıkar; gücün görüntüsü olma niyetindedir. Büyüde ise kişinin kendinin tamamen dışına çıkma gibi bir durum söz konusu değildir, kendilik kaybedilmez. Belki de Aydınlanma diyalektiğinde diyalektiğin biraz dışına çıkan diyalektik büyü/bilim diyalektiğidir, çünkü büyü burda bilimin izlediği yoldan gitmiyor (sonuçlarının aynı olma olasılığı olsa da). Büyü bilime göre daha az iddialı ve doğaya karşı daha az kuşatma niyetindedir (belki de hiç değildir). Büyüde benzeme ile hedeflere ulaşmak söz konusuyken, bilimde ise kendilik nesnelerden, doğadan uzaklaşır.

Aydınlanmada her olay baştan bellidir. Aydınlanmada pozitif bilim taban olarak alındığı için her olay denklemlerle açıklanmaya çalışılır. Her olay tekrarlanma ile açıklanır. Olayların içinde bulunduğu tikel bir koşul yok sayılır. Bu durumda da farklı olan olaylar, farklı olan kişiler hemen denkleme sokulur ve denkleştirilir. Toplumdaki her birey tektipleştirilir. Dolayısla tektipleştirmeye uymayan kişiler ötekileştirilir. Kadere karşı bir sav oluştururken yarattığı bu tek düzen içinde kaderi zaten otomatik olarak yaratmıştır. Bilimin nüfuz etmediği her olay gerçek dışı olarak kabul edilir.

Horkheimer ve Adorno, bilim ve araçsal aklın mitik hale geldiğini, daha önceleri dine atfedilen üstün güçlere körü körüne itaat ve tapınma tarzlarını yeniden ürettiğini savunmuşlardır. Yazarlara göre “mit zaten Aydınlanmadır ve; Aydınlanma mitolojiye geri dönmektir”. Öte yandan modern burjuva öznelliği, patriyarki ve tahakkümün izleri, kurnazlığı ve açgözlülüğü ile burjuva işadamını öndeleyen, kendi adamlarını sömürüp ezmesiyle işçi sınıfı üzerindeki kapitalist tahakkümü ve evinde karısının ve/ya da çocuklarının üzerinde kurduğu tahakkümle burjuva-feodal patriyarkiyi önceden canlandıran Odysseus’a dek uzanır. Homeros’un Odysseus destanındaki betimlemeye de geniş yer verilen Aydınlanmanın Diyalektiğinde; destanın sonunda tanrıların varlığından kaçamaması da kuşkusuz çıktığı Aydınlanma yolculuğunun mitik hakimiyetlerden kurtulamadığının kanıtı olarak kendisini gösteriyor ve tabi ki Aydınlanma projesinin mite dönüşmesidir.

Habermas, Aydınlanma düşüncesinden kopan Horkheimer ve Adorno’nun Nietzsche’ye yaklaştıkları kanısındadır. Gerçekten de nasıl Nietzsche bilim ve etiği “çürümüş bir güç istencinin ideolojik tezahür biçimleri” olarak görmüş idiyse, Aklın Diyalektiği de yine bilim ve etiği “araçsal akıl”ın ürünleri olarak görüyordu. Horkheimer ve Adorno, ileri kapitalist ülkelerde üretim güçleri üretim ilişkilerini çözerek devrimci bir durum yaratamadığı için “kuramlarını sosyolojik bakış açısıyla gözden geçirme çabasından vazgeçmişler” ve Habermas’a göre, “bizzat kuşkuculuktan kuşkulanmalarına yol açacak nedenleri inceleyeceklerine, aklın frensiz bir eleştirisine kendilerini kaptırmışlardı.” Böylece, Horkheimer ve Adorno kültürel moderniteye Nietzsche ile aynı pencereden ve kendilerini “iletişimsel rasyonalitenin biçim ve izlerine duyarsız kılan dar bir optikten” bakmaya başlamışlardı.

Jürgen Habermas’ın “Mitle Aydınlanma’nın Kördüğümü: Max Horkheimer ve Theodor Adorno” başlıklı makalesi yıllardır Adorno tartışmalarında temel alınan yazılardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu makalede bir tür hesaplaşma çabası olduğunu görüyoruz. Habermas, filozofun aklı akılla eleştirmek gibi bir yol izleyerek bir paradoksa sürüklendiğini ve Adorno’nun, öte yandan, Eleştirel bakış için bir büyük, görkemli “son” olduğunu anlatıyor.

Homeros’un destanında Odysseus’un Ithaka’ya geri döndüğünde hala Athena’nın önderliğine ihtiyaç duyması Aydınlanmanın mite dönüştüğünün kanıtıdır. Aydınlanma araçsal-aklın hakimiyetinde (aklın ruhdan tamamen ayrı bir fakülte olarak çalışması ve elde edilecek amaçlara yönelik çalışması; aklın iyiyi hedefleme gibi bir kaygısının olmaması) her aşamasında mite gömülmektedir. Verdiği vaatlerden en büyüğü kaderin önüne geçmek kaderi yıkmaktır; fakat totaliter yapısı ile kendisi aklın sınırları dışına çıkamayan bir kaderi zaten oluşturmuştur. Bir başka deyişle Aydınlanma kadere dönüşür. Bugünkü bilim anlayışı gibi kendinden önceki gelişmeleri küçümsediği için kendisi de tarih olmaya mahkumdur. Dolayısıyla Aydınlanma panik ortamı içinde hayatta kalma güdüsü ile kendi kendini izole etmiş insanların kendine yabancılaşmasına ve yıkıma sürüklenmelere sebep olur. Bu sebeple totaliterdir ve yıkıcıdır. Kendiliği yıkıma götüren araçsal aklın salt iki işlevi vardır. Birincisi: evrensel bir gerçeklikten bir gerçeklik süzme aracıdır; ikincisi: gerçekliğin kendiliği koruma pahasına fethedilmesidir. Birinci işlev aklın aşkın (transandantal) bir şekilde kullanıldığı, ikincisi ise kişinin aklı yalnızca bireysel bilincine yerleştirdiği anlamına geliyor.

Sonuç olarak Horkheimer ve Adorno’ya göre Aydınlanma olumsuzluklarla yüklü bir alandır. Bu iki yazar Aydınlanma ile öne çıkan aklın, araçsal bir hal aldığını (bir araca indirgendiğini) ve “tutulduğunu”, bunun da, bireyin özgürlüğünün yitimine-bireyin yok olmasına neden olduğunu savunmuşlardır. Bireyin bu yok oluşunda Aydınlanmanın totaliter rolüne değinen yazarlar ayrıca Aydınlanmanın karşı olduğu mite/mitolojiye geri döndüğünü, insanlığı yeni türden bir barbarlığa götürdüğünü iddia etmişlerdir. Ve daha önce söylendiği gibi Aydınlanmayı aklın kendi karşıtına dönüştüğü ve modernliğin özgürleşme vaatlerinin, baskı altında tutmanın ve tahakkümün maskeleri haline geldiği bir süreç olarak görmüşlerdir.

Günün Haberleri

Kitap konulu diğer haberler