Takip Et

Makale

Arap Baharı’nda Baas Takıntısı/ A.Can Ataş

“Tanrı adına iktidar olanlar, Mısır’daki yoksulluğa daha iyi bir yaşama koşulunu yaratamadılar, onlar sadece ülkedeki farklı din ve kültürden insanları en keskin bir biçimde karşı karşıya getirmekle iktidar koltuğunu sağlama almak istediler. Ülkedeki çözümsüzlüğe ancak halkı birbirinden ayrıştırarak (…) bir Mursi yönetimi hayat bulmuştur. (6) Darbe ve müdahalelerle bölgeye özgürlük ve demokrasi getireceklerini sananlar; bu ancak ve ancak onların “demokrasi” ve “özgürlükçü” olma gerçekliği kadar inandırıcı olabilir. “

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaş’ında (1914-1918) Fransa’nın mandasına giren Suriye ancak İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında (1939-1945) 1946’da bağımsızlığına kavuşur. Bu bağımsızlık serüveni Suriye’de bir “modern ulus devlet” olmayı sağlayabilecek nitel dönüşüme evirilemedi.

Uzun dönem dış güçlerin baskısı altında kalmış, aşağılanmış ve açık işgali yaşamış bu ülkelerde, bağımsızlık ve özgürlük kavramlarının içi özü itibarıyla doldurulmamış – bunun tersine ülkeler kendini “savunma” ve “mağduriyet” konumundaki bir duruşa terk etmekle yetindiler. Bu tepkisel yaklaşımla bölgede “Pan Arabizm”, “Pan İslamizm” ve “Arap Sosyalizm” düşün beklentisinden hareketle bölgesel çözüm arayışına girildi. İlk iki ısrarda, bölge ülkelerini bir arada tutmak çabasını temel alan bir anlayış etkili olmuştur. Üçüncü yaklaşım ise Sovyetlerin desteğiyle ülke güvenliğini sağlamak ve uluslararası platformda “yanlı” veya “taraf” bir politik izlenimle mesaj vermek istenilmiş ve de konum belirlenme yaklaşımı tercihte kalmıştır. Tüm bunlar, ülke dinamiklerinin istemleri ile değil de – parti bürokrasisinin elit karar mekanizmanın mevcut gücüyle talimatnamelerle belirleyici olmak istenildi. Değişime dair önü tıkanan, demokrasi ve özgürlüklerden yoksun bırakılan toplum bireylerin niteliksel sıçrayışı, “ilerici” bir çözümlemeyi sağlamayan statik bir konumda kalır. Bu durum birçok anlamda toplumun bilinç ve niteliğini ifade eden gerçekliği yansıtır olmuştur. Sonuç olarak, bu statik durum toplumun ısrarla “din” ve “mezhep” çatışmasına yönelmesini sürekli kılmıştır.

Suriye ve Irak’ta Baas ideolojinin yükselişe geçişi, her iki ülkede yapılan darbelerle oldu. Zira Şubat 1963’te Irak’ta ve Mart 1963’te Suriye’de yapılan müdahalelerle her iki ülkede yeni bir siyasal dönemin başlangıcı olur. Irak’ta Hasan el-Bekir’le ve Suriye’de Salih Cedid’le yeni bir siyasal süreci başlatırlar. Hafız Esad’ın 1966’da ve Saddam Hüseyin’in 1976’da yönetime el koymaları sonucunda, Baas ideoloji ekseninde Suriye ile Irak’ın bir araya gelmesini sağlar. İki ülke arasındaki iş birliğin yansıması kaçınılmaz olur. Söylem düzeyinde de olmuş olsa bu anlayış, bu, bütün Arap coğrafyasında yankı ve yansıması olmuştur. Bu iki liderin diğer önemli ortak yanı; Baas ideolojisinden hareketle ülkelerindeki bütün muhalefeti sistemli bir şekilde sindirmek ve merkezi yönetimin otoriter yapısını toplumun bütün kesiminde hissettirmeyi temel almak olur. Baas rejiminin topluma müdahale için kullandıkları diğer önemli ortak benzerlik, her iki ülkede kurulan “el-Muhaberat” adıyla görevlendirilen gizli servisler olmuş. Bu örgütle bütün rejim karşıtlarını “düşman” veya “komplocu” olarak damgaladığı kişi ve yapılanmaların en acımasız biçimde cezalandırmış olmaları olmuştur! Suriye’yi 1966-2000 yılları arasında yöneten Hafız Esad, Baas rejimini temel alır.

Baas’ın ideolojik temeli Arap milliyetçiliğine dayanır. Bu anlayış özellikle İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra gerek Irak’ta ve gerekse de Suriye’de siyasal yönetimin köşe taşını oluşturur. Baascılık ideolojisi seküler, modernist, “sosyalist” ve merkeziyetçi bir devlet anlayışı üzerinde yükselen bir siyaset anlayışı ile yön verilmek istenilmiştir. Temelde liderlik belirleyici bir “güç” faktör olmuştur. Başka bir ifadeyle, “tek adam” anlayışına dayalı bir iradeyle ülke yönetimine hükmetmek temel alınır. Baascılık ideolojisini temel alan ve onu sürdürmekle yükümlü olduğu iddiasıyla, Beşar Esad (Oğul Esad) 10 Kasım 2009’da Baas Partisi’nin genel başkanı olur. Esad kısa bir süre sonra, yani 2000’nin başında itibaren de Suriye Arap Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olarak seçilir. Gelenek aynı gelenek, Ortadoğu’da değişmeyen ve aile boyu iktidar ve güç sahibi olma hakkını kendilerinde bulan bu gerici mantık, böylece bunu bir kez daha Suriye özelinde 2000 yılı itibarıyla teyit etmiş oldu.

“Arap Baharı” (AB) olaylarının başlangıç (Tunus 17 Aralık 2010) ve sonrası (Suriye Mart 2019) durum değerlendirmesi sıkça farklı anlatım ve analizlere konu oldu, zaman zaman bilindik klişe söylemlerin dışına çıkmaya özen gösterilmiş olunsa da. “Özgürlük”, “demokrasi” ve “adalet” talepleri üzerinde yükselen AB, toplumsal bir değişimi istiyordu. AB, Kuzey Afrika’dan Basra Körfezine dek uzanan geniş bir coğrafyada etkili kitlesel güç oldu. Bu oluşum, bir o kadar da spontane bir nitelik arz ediyordu. Bu ayaklanma bölge halkı için bir değişimin umut kaynağı olarak algılanmış olsa da- ancak tepkiler arzu edilen beklenti değişimiyle örtüşemedi. Dolayısıyla AB’nın öyküsü, geçen sürenin ardında bir başarısızlığın anatomisidir demek abartılı bir saptama olmasa gerek.

Nasıl mı?

Söz konusu yenilgi, bir başka savaş ortamını doğurdu. Ortadoğu bölgesi cinayet ve katliamlar dizisiyle halkın günlük yaşamına adaptasyon olurken, bir İŞİD örgütüyle karşı karşıya geldi. AB’nin başarısızlıkla sonuçlanması, Ortadoğu’da muazzam bir siyasal boşluğun doğmasına neden oldu. Doğan boşlukla birlikte, iç ve dış faktörün etkisi (destek) kaçınılmaz olurken- cihat yapılanmalar üzerinden bölgenin “yeni dizaynı” için mezhep ve dini öncelikler daha da önem kazandı ve açıkça öne çıktı – sürece uygun çatışma ve kriz ortamı daha da kapsayıcı bir duruma getirildi. Cihat mantığından hareketle Suriye çökertilmek istenilirken, Ortadoğu tarihinde din en önemli ve de üzerinde çatışmanın yükseldiği bir dönemece girdi. Bu değişim ve manipülasyonla belki de bölge tarihinde en büyük sivil katliamların yapıldığı bir sürece ev sahipliği yaptı.

AB’nin Suriye’deki varlığı, ilk olarak 15 Mart 2011 tarihinde Dera’da baş gösterdi. Bu gösterilerle ülke üzerinden bir koridor açıldı ve halkı adeta içine hapseder bir etkideydi. Bir acımasızlığın kol gezdiği, güneyden kuzeye uzanan savaş tamtamları ısrarlı bir davetiyeydi. Bu ortamda doğan tuhaf bir süreç yaşanıyordu. Savaşa tarafsız olmak gibi bir tercih mümkün değildi. Ya savaşan rejimden yana veya rejim karşıtı güçlerden yana savaşa dahil olmak vardı. Suriye’nin güneyinden Ürdün üzerinden ABD, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) cihat örgütlerine verdikleri çok yönlü gizli ve açık destekle, “Suriye merkezi” yönetimi çoktan hedef tahtasına konulmuştu. Bu çıkışla; IŞİD, El Nusra, ÖSO, Heyet Tahrir El Şam ve Yermuk Tugayları vb. birçok cihat örgütlerine sınırsız alan açıldı. Giderekten güç kazanan bu örgütler, bölge sürekli olarak bir cihat terörüyle anılır ve tehdit edilir duruma geldi. Bir yandan sivil halkın yaşama özgürlüğü kısıtlanırken, diğer yandan da sokağa çıkma korkusunun etkili olduğu ve halkın psikolojik olarak teslim alındığı bir “yeni” Suriye yaratıldı.

Suriye, 2013’in ortalarına gelindiğinde sayıları onlarca ifade edilen birçok Selefi/Vahabi cihat örgütleri CİA, Katar, BAE ve Suudi istihbaratlarının finans ve eğitim desteğiyle tam bir “cihat merkez” üs bölgesine dönüştürüldü. Zira kuzeyden gelen Türkiye desteği söz konusu koridorun daha da güçlenmesini pekiştirdi. Öte yandan, bu örgütsel yapılanma bir yandan meşru kılınırken, diğer yandan da uluslararası platformda “yeni” Suriye’nin temsilcileri şeklinde birçok sürece ve görüşmelere dahil edilmesine vesile oldu. Artık bundan böyle, birçok cihat ve diğer muhalif gruplar üzerinden “yeni” Suriye’deki savaş ortamına resmi statüyle dahil olmakla kalmadılar – bir adım daha ileri giderken “çözümün” bir parçası olarak lanse edildiler.

Rusya, İran ve Türkiye üçlüsünün inisiyatifinde Kazakistan’ın başkenti Astana’da Suriye’deki savaş ortamını sonlandırmak ve bir çözüm bulmak adına süreç başlatıldı – adına Astana Süreci denildi. 29 Aralık 2016’da Astana Süreci başlar ve bu daha sonra 23-24 Ocak’ta devam eder. Bu sürece ilişkin birçok ikili veya daha farklı diplomatik görüşmelere vesile olur. Cihatçı grupları temsilen ve de üç ülkenin üst düzey yetkili, bakan ve diplomatlarıyla birlikte 14-15 Mart 2017’de Astana’da tekrar bir araya geldiler. Trajikomik olanda, Suriye’de nüfusun önemli bir bölümünü oluşturan Kürtlerin Astana Sürecine dahil edilmemiş olmalarıdır. (1)

Savaşın ve de düğümlenen bölge çözümsüzlüğünün gerçek bir parçası olan Kürtler ve Kürt sorunu- inkarla, tehdit ve baskılarla görmezden gelmek ne mevcut soruna ne de geleceğe dair bir çözüm perspektifi olacaktır. Dünya Bankası’nın verilerine göre 2011-2012 yılında Suriye nüfusu 23 milyonun üzerindeydi. Ancak, aynı tarihlerden itibaren yaşanan iç savaştan ötürü – bu rakam 16 Ekim 2018 itibarıyla 18.270 milyona düşer. 2019 yılına gelindiğinde ülke nüfusunun 7 milyonuna yakını ise göç etmiştir. Suriye’de Kürt nüfus oranı ise yüzde 10’nun üzerinde olduğu tahmin edilir – ülkenin verdiği yoğun göç sonucu bunun yerleşik Kürt nüfus oranının daha yüksek olduğu tahmin edilir. Savaş ortamından dolayı nüfus oranın kesin rakamı 2019 itibarıyla tartışmalı bir konu!

Dış güçlerin ülkeyi çökertme planı, Suriye’deki belirsizlik ve çözümsüzlük ortamı tam anlamıyla bir kördüğüm oldu. Esad’ın ülke yönetiminde kalma ısrarı, dış müdahale söylem ve tehditleri adım adım meşru görülürken -ve cihatçı örgütler “yeni” Suriye’nin temsilcileri olarak kabul görür noktaya getirilmek isteniliyor. Bundan böyle, ülke sorunun çözümü ve savaşın sonlandırılma meselesi bu örgütler üzerinden hesaplanır bir oyun oldu. Kâh etnik, kâh mezhep ve dini özgürlükler söylemi ile insan bedeni üzerinden yol alınan bir ülke güncelleştirmek isteniliyor. Suriye özelinde, Ortadoğu’da hemen hemen bütün Esad karşıtı cihat yapılanmaları güç kazanırken, son kertede de bu yapılar bir anlamda çözüm alternatifi olarak tek adres gösteriliyor!

Suriye üzerinde kurgulanan dış müdahalenin anlamsızlığına işaret ederken; elbette mevcut rejimin (Baas rejimi) Hama 1982’deki on binlerce katliamını (2) (Baba Hafız Esad döneminde) görmezden gelmek mümkün değildir.

Ortadoğu üzerinde oynanan tüm bu oyunlar, ciddi bir dış müdahalenin baskı ve tehdit gerçeğidir. Bir anlamda bölge halkı bir “birbiriyle” savaştırılmanın kader oyununa terkedilmiştir. Mevcut dış müdahale ve iç çatışmalar daha da boyutlandırmış ve bu bir uzlaşmazlığa takviye edilirken- bölgede bir kriz ortamı ısrarla güncelliğini korumak için çözümden uzak ülke topluluğunda olma anlayışı dayatılmıştır. 2018’e dek IŞİD’le süregelen ve bölgede hâkim olan genel panoramanın bu olduğunu söylemek mümkün. 2019 Mart ayı itibariyle artık IŞİD’in bölge üzerindeki etki gücü eskisi kadar kapsamlı değildir. Tüm bu gelişmelere rağmen, Ortadoğu’da cihat veya “siyasal İslam”ın tümden etkisiz kılındığı anlamına da gelmez.

IŞİD, kitlesel siyah bayrak gösterisiyle “Arap Baharı”nın direnç gücünü gölgelerken, öne çıkan o “üç” temel talebi açıkçası birçok anlamda etkisizleştirdi. Bu değişimle, AB giderekten belli çıkar güçlerin kontrolünde zamana oynayan bir “sonuç” olmaya devşirildi. Süreç içerisinde AB ile öne çıkan bir “değişim” hareketi olmanın da çok ötesinde; amacından soyutlanan, tüketilen ve zamana yenik düşen bir halk hareketi olmakla tarihe kaydedildi. Ayaklanmanın olumsuz sonuçları coğrafyayı bütünü ile etkilerken, paralelinde etnik, din ve mezhep anlayışına kilitlenen bir çıkar çatışmasına evirildi. IŞİD bu dönüşümle bölgeye ayar vermek isterken, bir anlamada da IŞİD’i güçlü kılan ciddi bir geçiş süreci şeklinde anılır oldu. Daha önceki yazılarımızda da anlattığımız gibi, IŞİD sempatisinin Türkiye’deki oranının yüzde yirmilerde seyrettiğini belirtmiştik. IŞİD’in AB’nin önüne geçmesindeki başarının temel bir nedeni vardı; o da bu hareketin bütün İslam coğrafyasında din, etnik ve mezhep üzerinden cihat söylemleriyle toplumsal bir değişimi istemiş olmasıydı.

Görülen o ki, belli bir süreç sonrasında IŞİD ve AB projesi giderekten aynı pencereden tek koro halinde ses çıkartmaya başladılar. Yani biri olmadan diğerinin anlaşılması bir sorun yansıması oldu. Başlangıçta, AB ile ülke rejimlerinin “değişim” talebi, bölge insanında yarattığı olağanüstü iyimser havaya rağmen. “Değişim” umutları daha da pekişti –ve belki de bölge tarihinde, yeninin eskiyi “yok” edeceği bir değişimin ayak sesleri geleceğe dair bu kadar yakın, etkili, hissedilir ve umut verici olmamıştı. Ancak göremedikleri ve de görmek istenilmeyen bir IŞİD gerçeği vardır. Aşağıdaki anlatımlar sanırım bu sorunun yanıtını bir adım daha ileri taşıyarak bir veri analizinde bulunacak kanısındayız.

Güç odaklı ayaklanma

Arap Baharı hareketi çok kısa bir süre içinde esas amacının çok ötesine geçerek; kendini toplumu değiştirip dönüştüren nesnel bir gerçeklik olarak değil de ısrarla bir “güç” unsuru olmak için fırsat kollayan çevrelerin çemberi dışına çıkamaz olmuştur. Bu sürece paralel olarak; farklı düşün, yaşam tarzı ve inanç gruplarını ezmek ve onlara hükmetmek için- geçmişte olduğu gibi içinde bulunulan tarihsel süreçte de “güç” odaklı olmak istenilmiştir. AB ile (başlangıçta) bölgenin “güç dengesi” bir sarsıntıya neden olmuş olsa da kısa sürede muhalif kesim tasfiye edilmiş -ve uluslararası sermayenin desteğiyle eski statüko korunarak yola devam edilmiştir. Bu buluşmanın seyri içinde, bölge ülkelerinde süregelen “yöneten” ve “yönetilenler” denklemi korunmuş -ve eski alışkanlıkların dışına çıkılamamıştır. Bu gelişmeler paralelinde en geniş yelpazede yer alan sol sosyalist güçler, muhtemel değişim talebi noktasında bir etki gösterememişlerdir. Ortadoğu’da etnik, din ve mezhep eksenli ayaklanmaların sıkça yaşandığı bir coğrafyadır. Her defasında kan ve gözyaşına neden olan bu ayaklanmalar, ne siyasal ve sosyal dönüşümleri sağlayabilecek etkileşimde olabilmiş-ve ne de mutlak “özgürlük” talebinde buluşmanın şansını yaratabilmiştir. Bu süreçte de sakallılar ve siyah bayraklıların etkisi daha da görünür kılınmış, bütün değişim hareketi buna hapsolmuştur.

Bu coğrafyanın diğer önemli bir özelliği de, herhangi bir komşu ülke saldırıya uğradığında veya katliamlar yapıldığında iyi bir “gözlemci” ve “seyirci” kalmak gibi bir geleneğe sahiptir. Siyasal literatürde bu türden anlayış veya davranış biçimine, “düşmanımın düşmanı dostumdur” tezi olarak geçer- bu bakış açısı adı geçen bölgede muazzam bir şekilde hep yaşanır olmuştur. Bu tanımlama tam anlamıyla bir melankolik durum, çaresizliğe hapsolan ve kendi gerçeğini anlamakta zorluk çeken bir topluluğun başarısızlığıdır- veya onun var olmadaki gerçek hikayesidir.

İroni gibi gelse de, Arap Baharı hareketi Mısır üzerinden siyah bayrakların etkisiyle bütün Ortadoğu’ya hükmetmiş ve belirleyici bir rol oynamıştır, zaferi elde etme noktasında. Bu bağlamda adı geçen ülkelerde halkın gerçek anlamda “özgürlük”, “demokrasi” ve “adalet” talebinden yana demek olduğunu söylemek doğru olamaz. Israrla bütün kaygı inanç noktasında birleşmiştir. Mısır’da radikal dinci bir örgüt olan Müslüman Kardeşler beklenmedik bir güç elde ettiler. Onlar, bir yandan Panislamizm’i özlemle şiddet eksenli siyasetle bir yol alırken, diğer yandan da dini gerekçelere yaslanarak Radikal İslam’ı Mısır’da daha etkili olmasını sağlamak istediler – ana kaynak ise cihat olmuştur. Bu güçler iktidar olurken, kuracakları yönetimle hep “sonuç” odaklı olmak istediler. Onlar, toplumu değiştirmek ve dönüştürmek için demokrasi, adalet ve hukukun bütün bireyler için olmak veya modern yaşam anlayışının topluma uyarlaması için olmadı. Düşündeki esas hayaller; Radikal İslam’ı yaymak ve Müslüman Kardeşler örgütünün etkisini bütün Ortadoğu ülkelerinde etkili kılmak için “güç” odaklı olmak istediler.

Neden “güç” talebi?

Mısır’da 17-06-2012 tarihinde seçimler yapıldı ve Muhammed Mursi 2. turda Müslüman Kardeşler adına ülkenin 5. Cumhurbaşkanı seçildi. Mursi ancak 1 yıl 4 gün (369 gün) iktidarda kalabildi. 369 günün icraatı gerek ülke içinde ve gerekse de uluslararası toplum için tam anlamıyla bir merak konusu olmuştu. (3) Mursi iktidarı ile birlikte ülkede yoğun bir baskı ve ayrışma ortamı doğdu. Bu durum toplumda korku, gerginlik, tehdit, göç ve katliam haberleriyle manşetlere konu oldu. Cihat ve Panislamizm’i hedefleyen iktidarın “güç” hırsı, en çok farklı inanç gruplarından insanları ürküttü ve kaygılanmasına neden oldu. Mısır’da Ortodoks kilisesine bağlı Kıpti Hristiyanları önemli bir nüfusa sahiptirler. Mısır nüfusunun (85 milyon) yüzde 12’sinin Kıpti Hristiyanlarından oluştuğu iddia edilir. Hristiyanlar zaman zaman siyasal yönetimin açık baskısına maruz kalmış ve de Müslüman nüfus çoğunluğunun tehditleri karşısında açıktan inançlarını icra edemez durumda kaldıkları bilinir. Trajikomik olanda, Mursi’nin 369 günlük iktidarı döneminde Kıpti Hristiyanlara ait 17 kilise yakılır ve önemli bir kısmı kullanılmaz haline gelir. Toplumda dinler arası kin ve nefretin bu kadar üst seviyeye taşındığı Mısır’da, böyle bir korku ve gerginlik ülke tarihinin hiçbir döneminde yaşanmamıştır. Tüm bunlardan sorumlu tutulan Mursi 03- 07-2013 tarihinde görevine son verilir (4) ve sonrasında tutuklanır. Abdulfettah Said Hüseyin El Sisi 12 Ağustos 2012’de Mısır Genelkurmay Başkanı seçilir. Sisi, 3 Haziran 2014’te yapılan genel seçimlerle ülkenin cumhurbaşkanı seçilir. Tıpkı Mursi gibi Sisi’de farklı gelenekten gelen bir lider değildir, o da en az Mursi kadar dini doğmalarla ülke yönetimi için ütopyası olan -ve son kertede de demokrasi ve özgürlüklerden yana biri olmamasıdır. Geleneksel Ortadoğu yönetim anlayışı ile yetişmiş, parti demokrasisine inanmayan, liderlik sultasının öncelikli olduğu kadro adamıdır. Bir başka deyişle, “tek adam”ın yönetim sorumluluğuna inanan bir kişiliktir. Zıra Sisi çıkarttığı yeni bir yasa ile 2034 yılına kadar Mısır’ın cumhurbaşkanı olarak kalacak.

Bu olay birçok Mursi taraftarlarınca farklı yorum ve analizlere konu oldu. Bu tutuklamaya “Batı müdahalesi”, “Amerikancı darbe” veya “Siyonist komplo” denildi, şüphesiz benzer daha birçok yorumları aktarmak mümkün. Mursi’den yana insanların, yöneticilerin ve de başka birçok devlet yetkilisinin bu yorumuna isyan eden Mısırlı şair Abeer Solimon, şu yorumda bulunur; “Batı medyası ve Mursi yanlıları gerçekleri anlamak istemiyorlar. Mursi’yi görevden alan ordu olmamıştır, halk olmuştur. (5)

Tanrı adına iktidar olanlar, Mısır’daki yoksulluğa daha iyi bir yaşama koşulunu yaratamadılar, onlar sadece ülkedeki farklı din ve kültürden insanları en keskin bir biçimde karşı karşıya getirmekle iktidar koltuğunu sağlama almak istediler. Ülkedeki çözümsüzlüğe ancak halkı birbirinden ayrıştırarak (…) bir Mursi yönetimi hayat bulmuştur. (6) Darbe ve müdahalelerle bölgeye özgürlük ve demokrasi getireceklerini sananlar; bu ancak ve ancak onların “demokrasi” ve “özgürlükçü” olma gerçekliği kadar inandırıcı olabilir.

Neydi bu müdahaleler?

Müdahale sonucu özgürlüklerden yana “gerçek” bir baharın önünü keserken; Ortadoğu’daki öfkenin potansiyeli Suriye’ye kaydırıldı. Gerici Arap ülkeleri amansız bir şekilde savaş kışkırtıcılığına soyunurken, diğer yandan da aktardıkları milyarlarca Petro dolar ve silahla Arap Baharı’nın geçtiği bütün ülkelerde “demokrasi” ve “özgürlük” talebini katlettiler. Suriye’deki savaşın boyut ve amacı farklı hedef ve amaca yöneltildi. Bir noktadan sonra, AB’nin içinde taşıdığı değişim özlemi sonlandırıldı. Bunun yerine, ayaklanmanın bütün enerjisi dünyanın dört bir yanında gelen cihat örgütleri üzerinde odaklandı. Paralelinde de bütün dikkatler din, mezhep ve etnik (Sünni ve Şii) çatışmaya dönüştürülmek istenildi…

Dolayısıyla bu savaş, Suriye üzerinden bütün Ortadoğu’ya bir cihat mesajı verilmek istendi. “Her şey İslam dini için” şiarıyla kelle kesenler, cihat adına yapılan katliamları bir şekilde aklamak istendiler. Sekiz yıl süren Suriye iç savaşının genel tablosu, altyapının tahribatı, kan ve gözyaşı oldu.

Ortadoğu’da siyasal İslamcılar, radikal dinciler, muhafazakârlar, liberaller, anti-emperyalist güçler hiçbir zaman köklü bir değişimden yana ve toplumu dönüştürecek devrimci bir eylem tarzından yana bir duruş sergileyemediler. Bu durum değerlendirmesini yaparken, amaç siyasi bir yorum kolayına kaçmak değildir. Ortadoğu gerçekliği belli bir siyasal, toplumsal, kültürel ve daha da önemlisi sosyolojik konsepti vardır. Bu mevcut durumdan hareketle kendilerine “sosyalist” diyenler bile çokta farklı değillerdi – onlar, ısrarla bir cebinde Kuran ve diğer cebinde de Das Kapital’la (maalesef bu söylemin tekrarlanma geri oldu) gösteri alanlarında boy gösterisinde bulunduklarını görmezden gelemeyiz. Tüm bu gerekçelerle, AB’nin daha başından itibaren dillendirdikleri söylemleri, nasıl bir sonuç noktasına geleceği – ve bitiş noktasının başlangıç noktasına yakın ve de farksız olacağını zaman zaman vurgulamaya çalıştık. Mademki “Arap sosyalist” hareketi de bu oluşum içerisinde yer almış ve kendilerine kategorik olarak ideolojik bir pay sahiplenmesini iddia etmişlerse, bu süreçte onlara düşene işaret etmek, anlatmak ve bahsetmek kadar doğal bir şey olamaz.

Yararlanılan ve kullanılan kaynaklar: 1- -Astana Times, 18 Mart 2017. -NL.NU., 23.01.2017 Holland. -https://tr.sputniknews.com 2- -https://www.paxchristi./befault/files/VVI_gewapend_om_te_doden.pdf -https://www.janmarijnsen.nl 3- -NOS, 09. 04. 2017 Hollanda. -https://jandewandelaar.wordpress.com/tag/mursi/ 4- -https://www.gva.be/cnt/aid1414079/mursi-zal-aftrden. -AD, 01. 09 .2013 Hollanda. 5- ONEWORLD, Achtergrond, 19-08-2013. 6- https://www.oneworld.nl A. Can Ataş, Nisan 2019

Günün Haberleri

Makale konulu diğer haberler